arşiv

0, 2016 için arşiv

Bebek ile Spor Yapmanın Anne ve Bebek için Faydaları

Pazar, 10 Tem 2016 yorum yok

Doğum sonrasında birçok kadın, yeniden forma girememe, kendine ve spora vakit ayıramama gibi şikayetlerde bulunur. Ancak pek çok annenin aklına, bebeğiyle birlikte spor yapmak gelmemekte malesef. Oysa bebekler özellikle bir yaşını doldurana kadar, spor salonlarında yapılan antrenmanlarda kullanılan serbest ağırlıklara eş değer kiloda olurlar. Ve onlarla spor yapmak hem kaliteli zaman geçirmeyi sağlar, bebeğin annesiyle olduğu için mutluluğu katlandıkça katlanır, hem de annenin ruhsal ve fiziksel açıdan hızla iyileşmesini ve hedefine ulaşmasını destekler.

8569_2Her bebek doğduğunda ortalama 3250-3400 gr civarındadır. Bu ağırlık başlangıç düzeyindeki antrenmanlar için idealdir. Üstelik bebek, 2kg’luk bir dumbelldan çok daha rahat kaldırılabilir, çünkü annelik iç güdüsü yavrusunu kucağına alırken onun fiziksel ağırlığını hissetmemektedir. Anne ile bebek arasındaki bu bağın gücü sayesinde anne rahatlıkla her egzersizi yapabilecektir.

3 Aylık olduklarından itibaren bebeğin sağlıklı kilo alışı sayesinde kademeli olarak egzersiz programı da eş zamanlı şekilde ilerleyebilir.
Sonraki dönemde her üç ayda bir bebek ortalama 1500gr aldığı için, kullanılan ağırlık omurgayı zorlamayacak şekilde arttırılmış olacaktır. Bunun yanı sıra zaten annenin bedeni de düzenli egzersiz yapıyor olduğu için, spor ve ağırlığa karşı dayanıklılık kazanmış olur. Bu egzersizlerin bir diğer faydası da denge, kontrol ve stabilizasyon olduğundan, annenin vardı ise hamilelik döneminde oluşan temel duruş bozuklukları ve bel ağrıları da geçecektir.

Bebekler bir yaşına geldiklerinde kız yada erkek olmaları fark etmeksizin ortalama 10 kilo civarında olduklarından, antrenmandaki hareket rutinleri sonraki dönemde artık değişmek zorunda olsa da, temel olarak sistem ilerlemeye devam eder. Ve annenin bebeğiyle yaptığı sporun çeşitlenme süreci başlar.

8569_3Bebek iki yaşına geldiğinde yaklaşık 12 kilo olacağından dileyen anneler artık ileri seviye antrenmanlara geçebilir. Bunu şöyle açıklayabiliriz;
bir yaşına kadar olan bebeklerle yoga, pilates ve çeşitli direnç antrenmanları yapılabilirken, iki yaş ve sonrasında artık ağırlığın avantaja çevrilmesi için kuvvet antrenmanları, atletizmde kullanılan drill çalışmaları yapılabilir. Bebek büyüdükçe de tüm bu fiziksel aktiviteler, onun da katılabileceği şekilde yeniden planlanmalıdır.

Özellikle iki yaş itibariyle çocukların anne ve babalarının yaptıklarını taklit etmeye çalışmaları tüm bu maceranın en eğlenceli ve hızlı tempolu dönemi olarak açıklanabilir, çünkü bu yeni dönemde anne artık çocuğunu ağırlık olarak değil, bir antrenman partneri olarak görebilecektir.

Özellikle yer hareketlerinde hiçbir başka alet kullanılmadan yapılan yoga ve pilates gibi sporlarda, aynı mat üzerinde veya yanda çocuğa uygun ufak bir diğer mat da konularak, anne kendi rutinini gerçekleştirirken artık çocuk da ondan gördüklerini uygulamaya çalışır ve anne bu sayede biraz daha bile özgür olacaktır. Üstelik o anları videoya çekerseniz ömür boyu size bütün fotoğraf albümlerinden daha büyük neşe kaynağı olacağı garantidir.

8569_5Resimde gördüğünüz anne, profesyonel bir jimnastikçi olarak bebeği doğduktan sonra bu video ve fotoğrafları yayınlayarak internette çok ilgi çekmişti. Bu kadar iddialı olmak gerekmiyor tabi ki, ama sizlere ilham kaynağı olabileceğini düşündüm.

Bütün her şey bir yana anne ve çocuk arasındaki bağın kuvvetlenmesi ve birlikte kaliteli zaman geçirmiş olmak bence çok daha önemli olduğundan, fiziksel olarak kendinizden şikayet etmeseniz bile, bebeğinizle bu şekilde spor yapmanız onu geleceğe çok daha mutlu ve sağlıklı bir çocuk olarak hazırlayacaktır.

Ayrıca ilk iki yılki antrenmanlarda, genelde bebek anneye dönük tutularak hareketler yapıldığı için, bebeğin sürekli anne ile göz temasında olmasının bir getirisi olarak çok daha mutlu, rahat bir gün geçirilecektir. Anne için de kullanılan bu “spor aleti” çok sevimli ve neşeli olduğundan, egzersizler yorucu ve sıkıcı olmayacaktır.

Özetlemek gerekirse, birinci yıl anne için yağ yakımı ve yeniden forma giriş, bebek için ise huzur, güven ve gülücük; ikinci yıl anne için sıkılaşma ve kuvvetlenme, bebek için ise iletişim kurmada ilerleme ve gözlemleme yeteneğinde artış, sonraki yıllar da anne için formda kalmak ve fit bir anne olarak anılmak, bebek için ise spora heves, yatkınlık ve başlangıç anlamına gelmektedir.

Categories: Genel Tags:

Yazının İcadı, Gelişimi ve İnsanlık Açısından Önemi

Salı, 05 Tem 2016 yorum yok

Yazı ve Yazmak

İnsan her zaman yok olan şeylerden yakınır. Ancak, sahip olduğu şeyler olmasaydı ne olurdu diye hiç düşünmez, şükretmez. En basit örnek yazıdır. Tıpkı nefes alıp vermek gibi, sıradan, zorunlu bir durum gibi görünür yazı yazmak. Ancak unutulmamalıdır ki, yazı da bir icattır. M.Ö 3200’lü yıllarda, Sümerliler tarafından icat edilmiştir. İlk olarak anlatılmak istenen duygu, düşünce ve/veya nesnenin resmini çizerek kullanılmış olup, binlerce yıllık gelişiminin ardından bugünkü halini almıştır.

999166_620x410Yazı aslında iletişimin ve dolayısıyla da insanın kendini kolaylıkla ifade edebilmesinin bel kemiğidir. Yazı icat edilmeden önce, iletişim nasıl olduğu hakkında hiç düşündünüz mü? Yazı icat edilmeden önce, anlatılmak istenen durumun, duygunun, nesnenin şeklini çizerek, vücut diliyle, işaretle anlaşırlardı. Bir nevi sessiz sinema oyunu gibi. Bu durum, anlatılmak istenenin karşı taraftakine aktarılmasında çok fazla uğraş ve zaman gerektirirdi. Dili bilinmeyen farklı bir ülkeye gidildiğinde, bir şey sorulduğunda veya bir şey anlatmak istendiğinde çekilen zorluk düşünülerek o dönemde yaşayan insanların ifade için nasıl uğraştıkları idrak edilebilir. Diğer taraftan yeterli ve etkili anlatımın olmaması yanlış anlaşılmalara ve dolayısıyla da toplum içerisinde sorunlara neden olabilmektedir. Toplum içinde anlaşabilmenin önemi, günümüzde yanlış anlaşılmalardan veya kurulan cümlelerle, kişinin yeterince kendini izah edememesi nedeniyle ortaya çıkan kavgalarda da görülebilmektedir. Dolayısıyla insanları hayvanlardan ayıran en önemli özelliği olan ifade edebilme yeteneği yazı ile kazanılmış, geliştirilmiştir ve sağlamlaştırılmıştır. Yazının icadı ve geliştirilmesiyle farklı şekilde alfabeler elde edilmiş ve bu alfabelerden farklı milletler kendilerine özgü diller üretmiştir. Günümüzde İngilizce, dünya genelinde uluslararası dil kabul edildiğinden, İngilizce bilindikten sonra dünyanın her yerindeki insanlarla kolayca iletişim kurulabilmektedir.

Yazının icadından önceki döneme ait tarihsel araştırmalar, arkeolojik kazılar sonucu bulunmuş, o dönemlerde kullanılan araç, gereçlerin, tarihçiler tarafından yorumlanmasıyla ve tarihçilerin varsayımlarıyla yapılmaktadır. Yeterli bilgi bulunamadığından dolayı yazı öncesi döneme, tarih öncesi dönem denilmektedir. Yazının icadından sonraki döneme ait tarihsel araştırmalar ise, arkeolojik kazılar sonucu bulunmuş, araç gereç haricinde ağırlıklı olarak yazılı kaynaklar vasıtasıyla yapılmaktadır. Tarihçilerin, bulunan araç gereçleri, o döneme ait yazılar ile birlikte yorumlaması daha fazla bilginin elde edilmesini sağlamıştır. Yazının icat edilmesinden sonraki yıllardaki bilgilere daha hızlı bir şekilde ulaşılmasından dolayı tarihçiler tarafından yazının icadı tarihin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Yazınsal olarak kesinlik kazanmayan tarihsel konular (kazılarda bulunan araç, gereç ve nesneler gibi) yorumlamaya bağlı kaldığından ve bu durum tarihçinin düşüncesinden etkilendiğinden farklı kaynaklarda farklı bilgilere ulaşılabilmektedir. Dolayısıyla bulunan yazınsal kaynak miktarı ne kadar fazla olursa, o döneme ait daha fazla kesinleşmiş bilgiler elde edilmektedir. Eski dönemlere ait, tabletler, papiruslar, hayvan derileri, ağaç kabukları, taşlar, kütüklerin bulunması sayesinde yazının icadı ve ilerleyişi hakkında bilgilere sahip olunmuştur. Hatta çivi yazısı, üç farklı dilde yazılmış tabletin bulunmasıyla 1900’lü yılların ortalarında çözülmüştür.

yazi-yazmaYazı, elde edilen bilgilerin kayıt aracı olup nesilden nesile aktarılmasını sağladığından ötürü çoğu buluşun temeli olduğu düşünülebilir. Diğer taraftan, yapılan bilimsel çalışmalarda elde edilen bulgular, yazı aracılığıyla başka toplumlara da taşınmasını sağlanmaktadır. Bu sayede farklı yerlerde yapılan bilimsel çalışmaların kimilerinde eksik bilgi, kimilerinin başlangıcı olacak bilgiler elde edilmektedir. Böylece, farklı yerlerde belirli bir konuda çalışan bilim adamlarının elde ettikleri bilgiler aracılığıyla birbirlerine yardımcı olmaları sayesinde buluşların süresini kısaltmaktadır. Çünkü; buluşlar, zinciri oluşturan halka gibi birbiri ardına dizilir. Halkalardan biri eksik olduğunda zincir tamamlanamayabilir. Son zamanlarda hızlı bir şekilde gerçekleşen teknolojik gelişmeler de bunun bir göstergesi değil midir? Yapılan başlangıçların ardından sonraki buluşlar çorap söküğü gibi ardı ardına gelmektedir. Öğrenilenler yazı ile muhafaza edilmeseydi kolayca unutulabilirdi ve yeniden bulunması için çaba sarf edilmesi gerekirdi. Dolayısıyla da zaman kaybı oluşurdu. Bunun sonucunda günümüzdeki medeniyete ulaşılması hayal bile edilemezdi. Belki de, bilim dallarında, bu günden yüzlerce yıl gerilerde olunabilirdi. Müneccim (astrolog uzmanı) başı Takiyüddin’in talepleri doğrultusunda, 1575 yılında Topkapı sırtlarında bir rasathane (gözlem evi) kurulmuştur. Burası, o dönemde, dünyanın en büyük gözlem evi olmasına rağmen kısa süre sonra (1580 yılında) içindeki kitaplar ve araç, gereçlerle birlikte yıkılmıştır. Bu olayda, Takiyüddin Bey en çok kütüphanesinde kitaplarını kaybettiğine üzülmüştür. Çünkü beyin bilgisayar gibidir. Bilgileri sadece belirli bir kapasitede depolar. Bunun miktarı, beyindeki sağ ve sol lobun çalışma koşullarına bağlı olarak kişiden kişiye değişebilir. Öğrenilmiş bilgiler ancak tekrar edildiğinde yeniden hatırlanabilir. Tekrar edilebilme olanağı ise elde edilmiş bilgilerin kaydedildiği yazılı kaynaklar vasıtayla sağlanabilir. Eğer bu kaynaklar yangın, göçük altında kalma, yırtılma vb. nedenlerle yok olduğunda, buradaki bilgiler unutulmaya mahkumdur.

Yazı aynı zamanda bilgilerin akılda kalıcı şekilde öğrenilmesini sağlayan araçtır. Buna bağlı olarak da, okullarda, özellikle de sözel derslerde, yazarak çalışmanın önemi vurgulanmaktadır. Beyinde, orta beyin bölümü, yakın zamanda gerçekleşen olayların kaydedildiği bölüm olup buradaki bilgiler korteks kısmına aktarılmaz ise kısa sürede unutulur. Bu kısma aynı zamanda Hipokamp denilmektedir. Sağ ve sol lobun bulunduğu kısım korteksinde olup bilgilerin kalıcı olarak kaydedildiği yerdir. Beynin en dıştaki kıvrımlı kısmıdır. Sağ lob hayal gücü ve soyut şeyler, sol lob ise mantık matematik gibi soyut şeyler üzerine işlevleri yönetir. Yazma esnasında konu iki-üç kez okunduğundan bu sırada öğrenilen bilgiler, beynin korteks kısmına aktarılarak, daha sağlıklı şekilde uzun süre beyinde yer alması sağlanmaktadır. Yazma esnasında her kelime adeta beyne yazılıyor gibi hafızaya kaydediliyor. Böylece öğrenilenlerin kısa sürede unutulma olasılığı azalıyor. Diğer taraftan bilimsel denemeler kurulurken de, takip edilen yolların yazılarak not alınması gerekmektedir. Aksi halde, sonuca nasıl ulaşıldığı unutulabilir. Bunun sonucu elde edilen başarı, başarısızlığa dönüşebilir. Bu konuda söylenmiş atasözümüz “alim unutmuş, kalem unutmamış” akıldan çıkarılmamalıdır.

Elde edilmiş bilgilerin kayıt altına alınarak depolanmasını sağlayan bir araç olmasının yanında, duyguların, düşüncelerin aktarılmasında kullanılan sır küpüdür adeta. Bir nevi içimizi dökebileceğimiz araçtır yazı. Bazen kimselerle paylaşılamayan sıkıntıların, yazıya dökülmesi sayesinde mutluluk, rahatlama ve huzur hissedilebilir. Birilerine söylemek isteyip de söylenemeyenleri, kızgınlıkları, kırgınlıkları, duyguları, birine anlatılıyor gibi yazıya dökmek, beyindeki negatif enerjinin atılmasını sağlayabilir. Böylece yapmanız gereken işi engelleyen gereksiz düşünceler ve sıkıntılar beyinden uzaklaştırılır. Unutulmamalıdır ki; yazı sır paylaşılabilecek sağlam bir sırdaştır. İçinizdeki sıkıntı ve olumsuz düşünceleri yazıya döktükten sonra başkalarının buna ulaşmasını istenilmediğinde yazı yırtılarak atılabilir. İçinizi dökmek ve rahatlamak size kar kalır. Olumsuz düşünceler psikolojik bunalımlara, dolayısıyla agresif tavırlara neden olabilmektedir. Yazı ile sağlanan rahatlama sayesinde, sinirlenmelerin neden olacağı olumsuzlukların da önüne geçilebilir.

347096-3-4-7abdaDiğer taraftan yazı sayesinde anıların kayıt edilmesi sağlanabilir. Bu amaçla seneler sonra bakıldığında daha anlamlı hale gelen anıların kaydedileceği günlükler tutulmaktadır. 20-25 sene evvelinde, günümüzde kullanılan kısa mesaj yerine mektuplar yazılmaktaydı. Kısa mesajlar anlık haberleşme aracı olduğundan ve elektronik ortamda bulunduğundan büyük çoğunluğu saklanamamaktadır. Ancak yazılmış olan mektupların büyük çoğunluğu saklanmaktadır. 20-25 sene önce yazılmış mektuplara günümüzde bakıldığında güzel duygular elde edildiği gibi bugün yazılmış günlüklerin değeri, 15-20 sene sonra daha iyi anlaşılacaktır. Günlük sayesinde hayatınızı kayıt altına almış olacaksınız. Bunun yanında yazdığınız her bir cümle sayesinde kendinize bir şeyler katacaksınız. Dolayısıyla bir gün içinde yazacağınız bir cümle bile çok önemlidir. İlk yazdığınız yazı ile birkaç sene sonra yazdığınız yazıyı karşılaştırdığınızda kaydettiğiniz ilerlemeyi net bir şekilde görebilirsiniz. Ayrıca, yazdığınız yazılar, konuşma sırasında kurduğunuz cümle yapısını iyileştirerek konuşmalarınızın güzelliğini artırmaktadır. Ne kadar da güzel söylemiş Francis Bacon; “Okumak, bir insanı doldurur; konuşmak onu hazırlar, yazmak ise olgunlaştırır”. Yazınızın güzelliğinin artması sonraki zamanlarda sizi daha fazla yazmaya yönlendirebilir. Hatta, yazar olmak için de çabalayabilirsiniz.

Günümüzde yazılı kaynaklar bilgisayar ortamında da saklanılmaktadır. Ancak, şuna emin olun, sanal olarak elimizde bulunan bilgilerin kaybolma riski çok yüksektir. Elektronik cihazın korunması için gerekli gayret gösterilse de elde olmayan nedenlerle ortaya çıkan arızalar, virüsler, dosyanın kaybolmasına neden olmaktadır. İşte bu nedenledir ki, özellikle resmi dairelerde evrakların bilgisayar ortamında kopyasının yanında matbu olarak elde bulunmasına ve arşivlenmesine önem verilmektedir. Hatta bazı ülkelerde önemli belgeler, selüloz kağıda göre daha uzun ömürlü olan parşömen kağıtlarına yazılı olarak arşivlenmiştir. Öyle ki, 1500 yıllık parşömenler sanki çok yakın zamanda yazılmış duygusu uyandırmaktadır. Örneğin; 13. yüzyılda imzalanmış olan Magna Carta (ilk özgürlük fermanı) ve Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinin orjinalinin parşömen üzerine yazılmış olduğu söylenmektedir.

Kağıdın ve diğer yazı kaynaklarının pahalı ve zor bulunuyor olması nedeniyle, eski yunan bilginlerinden birinin, evindeki bütün çanak çömleği kırarak kitap yazmak amacıyla kullanması yazının önemini bizlere daha net bir şekilde anlatmaktadır. İşte bu nedenle kelimelerin arasına gizlenmiş mutluluğu siz de keşfedin. Kelimelerle kendinize başarı çıkarın. Kurulan her bir cümle kendi çapında bir başarıdır. Cümlelerin oluşturduğu kitaplar ise başarı yumağıdır.

Kaynakça:

Categories: Genel Tags:

Bulutlar Nasıl Oluşurlar?

Cuma, 01 Tem 2016 yorum yok

Bulutlar Nasıl Oluşurlar?
Doğa çok enteresan ve bir o kadar da mucizeler ile dolu pek çok enstrümana sahiptir. Bu mucizevi enstrümanlar arasında ise bulutlar da yer alır. Günlük hayatta sıradan bir şey gibi bahsedilen, ancak oluşumunda niteliklerine kadar çok farklı noktalara sahip olan bulutların nasıl oluştuğunu biliyor musunuz?

8567_ruyada-bulut-gormekGökyüzünde yer alan herhangi bir orta büyüklükteki bulut, yaklaşık olarak 1 kilometre çapında olabilir. Bu çapta bir bulutun hacmi ise yaklaşık olarak 4 milyar metreküptür. Söz konusu bulut neredeyse 1 milyon ile 5 milyon kilogram arasında değişen bir su kütlesine sahiptir. Ancak tuhaf olan, bu denli fazla bir su kütlesinin yeryüzüne doğrudan boşalmıyor oluşu ve bu denli ağır bulutların havada asılı duran vaziyetleridir.

Bulutların hepsinin şekli ve hacmi kendine özgüdür. Yani bulutlar bu yönleri ile birbirlerine benzemezler. Bunun nedeni ise bulutların oluşumlarında doğrudan etkisi bulunan etmenlerin farklılıklar gösterebileceğidir. Örnek olarak hava akımları, basınç, toz kitleleri ya da sıcaklık bu etmenler arasında sayılabilir. Bu denli devasa bir atmosferde tüm bu etmenleri eşit olarak denk getirmek ve bunun sonucunda da birbiri ile eşit bulutları tespit etmek imkansızdır.

Bulutların Oluşumu

Yeryüzünün ısınması ile buharlaşan su kütleleri, su buharı formunda olacak şekilde gökyüzüne doğru yola çıkarlar. Göklere çıkan su buharları çok yüksek noktalarda basıncın fazlası ile azalması ve havanın da soğuması ile minik su damlalarına dönüşürler. İşte bu damlalar da bir araya gelerek bulutları oluştururlar. Bulutlardaki su damlacıkları aslında çok küçük olsalar da milyonlarca damlacığın bir araya gelmesi ile bulutların oluştuğu anlaşılabilir. Örneğin bir su damlacığının çapı birkaç mikrometredir. Kıyaslamak için insan saçının yaklaşık 100 mikrometre olduğu akla getirilebilir. İşte bu denli küçük damlacıkların milyonlarcası bir bulutu oluşturmaktadır.

8567_beyaz-bulutBulutların ağır olmasına sebebiyet veren söz konusu damlacıklar, aynı zamanda bulutların gökyüzünde havada durmasının da sebebidirler. Çünkü su damlaları oldukça küçüktürler ve bundan dolayı da bulutlar havada asılıdırlar. Daha açık bir ifade ile anlatmak gerekirse, 1 kilometre çapındaki ortalama bir bulutta 1000 ton su var ise, aynı hacme sahip bir hava takribi olarak 1.000.000 tondur. Hacimsel oranlar söz konusu olunca aynı çaptaki havanın sudan çok daha ağır olduğu anlaşılabilir. Bulutların çapına göre hafif olması onların hava akımları ile yer değiştirmelerine de ortam hazırlar. Yeteri kadar ağırlaşmayan bulutlar yağış haline gelmeden gezinebilirler.

Bulutlar oluştuğu sırada ilk oluşan su damlaları son derece küçüktür. Bu damlalar öylesine küçüktürler ki kendi üzerlerine gelen güneş ışığını direkt olarak yansıtırlar. İşte bu bulutlar da bembeyaz görünen bulut türleridir. Yani gün içinde oldukça beyaz şekilde görünen bulutların yeni oluşmaya başladıkları söylenebilir. Fakat su damlalarının artması ve bulut içinde bu damlaların birleşmeleri bulutun da kalınlaşmasına sebebiyet verir. Kalın hale gelen ve sıklaşan bulutlar ışığı da haliyle az yansıtırlar. İşte bu tarz bulutlar da ışığı az kırdıkları için koyu gri, siyah arası bir renk alırlar. Üstelik bulutların alt kısmında su damlacıklarının yoğun olmasından dolayı kimi bulutların alt kısımlarının üst kısımlarına göre daha koyu oldukları da fark edilebilir.

Yatay eksende havadaki sıcaklık genel olarak aynı kabul edilir. Bundan dolayı da yatay eksendeki su damlacığı yoğunluğu benzerdir; fakat hava sıcaklığı alt ve üst katmanlarda değiştiği için su damlacık yoğunluğu bu kısımlarda değişkenlik gösterir. Bulutların alt kısımlarının daha düz, üst kısımlarının daha yuvarlak ya da kıvrımlı olmasının sebebi de hem bu yoğunluk, hem de su damlacığı üretimlerinin üst kısımlarda daha çok devam etmesidir.

Bulut Sınıfları Nelerdir?

Genel anlamda 3 ana gruba ayrılan bulutlar, bu şekilde kategorilendirilmelerini de şekil ve yükseklik farklarına borçludurlar. Söz konusu ana gruplar sirüs, kümülüs ve stratus isimleri ile bilinir. Sirüs ince, parça parça ve küçük bulutlara verilen kategori ismidir. Kümülüs kümeler halindeki bulutlardır. Ufukta ince bir tabaka olarak görülen bulutlar ise stratus ismini alır.

Eğer bulut yerden 2 km ile 6 km arasında bir yükseklikte ise ön isim olarak alto kullanılır. 6 km’den daha yüksek noktalardaki bulutlara da sirro ön ismi verilir. Yağmur bulutları ise nimbo ya da nimbus gibi isimler ile anılırlar.

Categories: Genel Tags: