arşiv

0, 2018 için arşiv

‘Kadın yazarların çeşitliliğine her zamankinden çok ihtiyacımız

Pazartesi, 30 Nis 2018 yorum yok

Türkiye’nin ilk “Kadın Yazısı” festivali 6-8 Mart tarihleri arasında yapıldı. Yazın alanının kadınları bir araya geldi ve hem yazın dünyasındaki kadın temsilini, hem kendi yazın ve yaşam deneyimlerini hem de temel sorunlarını tartıştılar. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Kadın Eserleri Kütüphanesi’nin işbirliğiyle düzenlenen buluşmanın ortaklarından biri de İsveç Başkonsolosluğu’ydu. Bu nedenle İstanbul’da düzenlenen festivalin yabancı konukları da vardı. Ayrıca atölye çalışmaları yapıldı, sanat performansları sergilendi.

MSGSÜ Kadın Araştırmaları ve Uygulama Merkezi’nden Seran Demiral, Sevcan Tiftik, Sevdagül Kasap, Sibel Yardımcı; İsveç Başkonsolosluğu Kültür Ataşesi Suzi Erşahin ve yazar Simla Sunay, Kültür Servisi’nden Aslı Uluşahin’insorularınıyanıtladı.

“Sizce kadın yazını adına, sadece bu alana özel bir buluşma yapmak neden gerekliydi?” sorusunu Sibel Yardımcı, “Toplumsal kutuplaşmanın gittikçe derinleştiği bu dünyada, kadın edebiyatına, kadın yazarların (bu kategoriyi nasıl algılarsak algılayalım) sınırsız çeşitliliğini yansıtan bir biçimde odaklanmaya her zamankinden çok ihtiyacımız var” diyerek projenin amaçlarını şöyle anlattı:

“Türkiye ve İsveç’teki ‘kadın’ yazarların geçmişten günümüze uzanan sınırsız yaratıcılığını ve çeşitliliğini kutlamaktı. Aynı zamanda her iki ülkenin tanınmış veya adı yeni duyulmakta olan yazarlarını teşvik etmeyi, bu sıra dışı yetenekleri tanıtmak için nadir bulunan bir fırsat sağlamayı ve Türkiyeli okurların çağdaş İsveç edebiyatını daha yakından tanımalarını, daha iyi anlamalarını da amaçladık. Bu bağlamda kadınlara karşı ayrımcılığa ilişkin tartışmaların yapılabileceği bir forum oluşturmak ve bir yandan da ifade özgürlüğünü güçlendiren bir zemin yaratmayı da amaçladık.”

Röportajın tamamı şöyle:

En başta festivalin içerini hatırlayalım mı?

Sevcan Tiftik – Sevdagül Kasap: Festivalde öyküden şiire, şiirden romana hatta grafik romana, performanslara, edebiyat tarihindeki yazan kadınlara değinilirken; yüze yakın katılımcı, dinleyicilerin de sorularıyla birlikte yazıyı, dili, toplumsal cinsiyeti, cinsiyetlendirmeyi, tahakküm mekanizmalarını yayın ve akademi gibi dinamikler içerisinde ele aldı.

Festivalin açılış oturumunda, hakkında pek fazla bilgiye sahip olmadığımız İsveç feminizm tarihi paralelindeki çağdaş İsveç yazınına dair Hanna Hallgren’in sunumu, İsveç’teki “kadın” yazarların çeşitliliğiyle edebiyat tarihine giriş niteliğindeydi. Ertesi gün Senem Timuroğlu’nun Suat Derviş Edebiyatı oturumunda feminizm üzerine söyledikleri Hanna Hallgren’in dikkat çektikleriyle örtüşürken Suat Derviş edebiyatı hakkında söylenebilecek yeni şeylerin olması, edebiyat tarihindeki kadın yazarların izgesini gösterdi. Böylece edebiyattaki kadın yazısının feminizmin tarihsel süreçleriyle birlikte konuşulmasının önemi sergilendi.

Kadın Yazısı’nda onbir panel, yedi okuma söyleşi, iki yuvarlak masa, üç forum, üç atölye, bir yürüyüş, üç performans ve bir sergi, beş farklı mekânda gerçekleşti. Etkinlikler Fındıklı’dan Balat’a, Beyoğlu’na ve Bomonti’ye uzanırken, yemek ve çay molalarına Kadın Kadına Mülteci Mutfağı’nın lezzetleri eşlik etti. İki ülkedeki “kadın” yazarların geçmişten günümüze uzanan sınırsız yaratıcılığını ve çeşitliliğini kutlama, festivalin ana hedefiydi. Ayrıca hem tanınmış hem de adı yeni duyulmuş yazar ve şairleri bir araya getirmek, çağdaş İsveç edebiyatının Türkiye’de kısmen de olsa tanınmasını sağlamak, katılımcı ve dinleyici etkileşiminde karşılıklı tartışmalar sürdürmek ve üstü örtülen pek çok konu hakkında bir şeyler söylemeye alan yaratmak Kadın Yazısı’nın amaçları arasındaydı. Festival süresince bunların büyük ölçüde gerçekleştiğini hissederken, festival sonrasındaki dönüşler de amaçlarımızın gerçekleştiği yönündeki inancı artırdı.

Kadın Yazısı Festivali etrafında toplanan katılımcıların deneyim, birikim ve fikirleriyle bir mücadele alanı olarak edebiyatın kadınlıkla birlikte sıkıştırıldığı o kategorilerin içine sığmadığının altı çizildi. Toplumsal cinsiyet üretimi ve rollerin edebiyat içindeki dönüşümü farklı türler ve biçimler üzerinden ele alındı.

İfade özgürlüğünü güçlendiren bir zemin

Sizce kadın yazını adına, sadece bu alana özel bir buluşma yapmak neden gerekliydi?

Sibel Yardımcı: Margaret Atwood şöyle der: “Hiçbir kadın yazar sırf kadın olduğu için göz ardı edilmek ve değersiz görülmek istemez; fakat pek azı yalnızca toplumsal cinsiyetiyle tanımlanmak ya da bu cinsiyete olan bağlılığıyla kısıtlanmak ister.” Öte yandan, kadın yazarların kısıtlı kamusal görünürlüğü ve kadın yazarlara basmakalıp roller atfedilmesi, hem İsveç’te hem de Türkiye’de süregelen bir meseledir. Edebiyat kadın ve erkek yazarların eşit konumlara eriştiği bir alan olsa da; kadınların yazdıkları yine de sıkça değersiz görülmekte, bu şekilde sınıflandırılmakta ya da önemsizleştirilmektedir. Toplumsal kutuplaşmanın gittikçe derinleştiği bu dünyada, kadın edebiyatına, kadın yazarların (bu kategoriyi nasıl algılarsak algılayalım) sınırsız çeşitliliğini yansıtan bir biçimde odaklanmaya her zamankinden çok ihtiyacımız var.

Bu ilk adım, İstanbul İsveç Başkonsolosluğu’nun MSGSÜ Kadın Araştırmaları ve Uygulama Merkezi işbirliğiyle başlattığı, uzun vadede yıllık bir etkinliğe ve çok yönlü bir işbirliğine dönüşmesi, kadın yazarlarla sınırlar ötesi bir ağ oluşturması amaçlanan bir girişimdi.

Ana hedefimiz, Türkiye ve İsveç’teki ‘kadın’ yazarların geçmişten günümüze uzanan sınırsız yaratıcılığını ve çeşitliliğini kutlamaktı. Aynı zamanda her iki ülkenin tanınmış veya adı yeni duyulmakta olan yazarlarını teşvik etmeyi, bu sıra dışı yetenekleri tanıtmak için nadir bulunan bir fırsat sağlamayı ve Türkiyeli okurların çağdaş İsveç edebiyatını daha yakından tanımalarını, daha iyi anlamalarını da amaçladık. Bu bağlamda kadınlara karşı ayrımcılığa ilişkin tartışmaların yapılabileceği bir forum oluşturmak ve bir yandan da ifade özgürlüğünü güçlendiren bir zemin yaratmayı da amaçladık.

Kadın yazar ya da yazar olmak

Şimdi festival sonunda değerlendirirsek, yapılan etkinliklerle, bu temel meseleye / soruya nasıl yanıtlar bulundu? Buluşmalar sırasında bunun da temelde bir ayrışmayı beraberinde getirdiği yönünde eleştiriler aldınız mı?

Simla Sunay: Kadın yazını ile kadın yazısını ayırmamız gerekiyor öncelikle. Kadın yazını ayrımcılığa daha açık bir kavram, edebiyata bir cinsiyet atfetmek, ayrımcılıktan mustaripken yeni bir ayrımcılığa olanak tanımak istemiyoruz. Biz bu yüzden Kadın Yazısı başlığı altında, kadınlar tarafından üretilmiş yazıyı bizzat bu üreticilerin kendi ağızlarından dinlemek istedik. Kürsüler onlara açılsın… Edebiyat zamana tanıklık ediyorsa, kadın hareketi nasıl varsa, kadın hakları nasıl ki eksikliyse bunun edebiyata yansımaması düşünülemez. Bu bir gerçeklik. Bu gerçekliliğin içinde edebiyat nasıl şekilleniyor, bir tanıklık sunabiliyor mu, dile nasıl yansıyor, erkek merkezli dili kadın nasıl dönüştürüyor, cinsiyetsiz bir dili hangi hamlelerle arıyor, arıyor mu bunları tartışmak istedik.

Kadın yazısına özel bir ayrışma var mı sorusuna, bu sorudan çok yorgun düşmüş olduklarını anladığımız kadın yazarlarımızdan, kadın yazını yoktur diyenlerden bile yanıt geldi. Kendini kadın yazar olarak değil yazar olarak tanımlayan Oya Baydar bile, kadınlar kadınları da erkekleri de iyi anlatıyor ama erkekler kadınları o kadar iyi anlatamıyor, dedi. Kadınların öyküde daha başarılı ama roman kurgusunda mühendislik becerileri gelişmiş olmadığı için öyküye oranla daha geri olduklarını söyledi. Kadın yazarların daha çok duyu ile kalemi ellerine aldıklarını ifade etti. Konuşmacıların hemen hepsi dilin eril olduğunu, kadınların bu eril dilde yazarken daha en başta zorlu bir mücadeleye girdiklerini söylediler.

Türkiyeli kadın yazarların kadın yazar olarak ötelenmelerinden, bireysel edebiyatlarına hep kadın oluşları üzerinden yaklaşılmasından bitkin düştüklerini fark ettik. Bu bitkinlik yeni bir tartışma doğuruyor. Bu bağlamda, tam olarak iki farklı tanımlamadan söz edebiliriz. Kendine kadın yazar diyenler ve kendine yazar diyenler. Bazı akademik sunumlarsa ortaya koydu ki kadın yazısı kurgusal, biçimsel ve içeriksel anlamda farklı ve cinsiyete özgü birtakım ortaklıklar taşıyabiliyor. Örneğin, Sevim Burak, Leylâ Erbil, Sevgi Soysal’da gördüğümüz; dilsel deneyler, yazım kurallarına baş kaldırma, parçalı anlatım, bilinçli dağınık kurgu, başkalaşan ve sürekli dönüşmek isteyen karakterler, ataerkil simgeleri yıkmak için şeye şey deme eylemindeki anlatım, yeni sözcük türetimleri, doğayı işleyiş biçimleri sayılabilir.

Benim festivalin sonunda edindiğim gözlemse, kadın yazarların kadın sorunları kadar toplumsal meselelerin tümüne de çok duyarlı oldukları ve bunun sonucunda, panoramik bir bakışın içinde kadınlık meselesini görmezden gelmedikleri gibi yazı üretimlerinde kendi cinsiyetlerine takılı kalmadıkları, ikili cinsiyet sisteminden taşan karakterleri de pekâlâ yazmış ve yazıyor oldukları yönünde. Feminizmin sosyalizm veya ekoloji gibi pek çok kavrama eklemlenerek, bir canlı organizma gibi, insana ve doğaya dair ne haksızlık varsa onunla bütünleşerek direnişi asla tek bir odakta bırakmaması da buna paralel kanımca. Dolayısıyla kadın yazar olmanın bütün haksızlıklara gözlerini açmak gibi ortak bir eylemi var ve bu erkek edebiyattan kolayca ayrışabiliyor.

cins.jpeg

‘Coğrafya dili belirliyor’

Yurtdışından konuklarınız vard�� ve onlar sunumlarıyla ayrı pencereler açtılar. Sorunlarımız ne kadar evrensel? Buraya ilişkin temel sorunlarımız neler olarak görülüyor?

Seran Demiral: İsveçli konuklarımız arasında Marjaneh Bakhtiari, İran kökenli bir yazar oluşuyla bizim için özellikle dikkat çeken bir isimdi. Henüz çocuk yaştayken ailesiyle İsveç’e göç etmiş olan Bakhtiari, kendisini iki dilli tanımlayıp her iki ülkeye ait hissettiğini belirtse de, İsveç’te yetişmiş ve İsveççe yazan bir yazar. Katılmış olduğu forum formatındaki etkinliğin başlığı “Peki kendine ait odanın dışında neler oluyor?” idi ve bu forumda Ayşe Düzkan ile birlikte kadın yazınının yaşanılan coğrafya, bu coğrafyadaki politik atmosferin yazılan metinlere etkisi gibi konular çerçevesinde bir tartışma açtılar.

Genellikle aileler, aile ilişkilerini kaleme alan yazar, son romanında İranlı kadınların yaşamına değindiğini ancak anlattığı hikâyenin İsveççe dilinde İsveçli kadınlara ne kadar temas ettiğini, Ortadoğu arkaplanına yaslanan ve gerçeklikten beslenen bir kurgunun Kuzey Avrupalı bir yaşamın içinde var olan bireyler tarafından nasıl yorumlandığını kestiremediğinden bahsetti. Dolayısıyla farklı coğrafya ve kültürlerin ürettiğimiz edebiyat eserleri üzerindeki etkisi; bu eserleri oluştururken maruz kaldığımız politik ve sosyal gündemler ve ürettiklerimizin gündelik yaşamımıza yeniden nasıl tezahür ettiği konusundaki ayrımlar üzerinde durduk.

Bilhassa Düzkan’ın Türkiyeli feministlerin “işveli, cilveli olma” gerekçesiyle tacize maruz kaldıkları birtakım olayları Avrupalı feministlere açıklamaya çalışırken “işve”nin karşılığını bulamadıklarından bahsetmesinden hareketle, aslında dilin nasıl yetersiz kaldığı, dahası, dilin tamamıyla kültür ve coğrafyadan türeyip, yaşam biçimlerimizi değiştirmedikçe dilde yenilik yapmamızın imkansız olduğu meselelerini yeniden ele almış olduk.

Öte yandan, konu içinde bulunduğumuz sansür ve zaman zaman uygulamak durumunda kaldığımız, çoğu defa ise fark etmeden yaptığımız oto-sansür meselesine geldiğindeyse, sınırlar ve dillerden bağımsız ortaklaştığımız sorunlar olduğunu, yazık ki gördük.

Akabinde bir başka oturumda çocuk ve gençlik edebiyatı üzerine yaptığımız tartışmalarda İsveçli konuklarımızdan Sassa Buregren, yine bize bulunduğu konumda hâlâ çeşitli alanlarda ve başka biçimlerde mücadeleyi sürdürmeleri gereğinden bahsetti. Çocuk edebiyatı eserlerinde işlenmeye çalışılan kimi konuların İsveç gibi bize kıyasla ileri adımlar atmış toplumlarda dahi “sakıncalı” görüldüğünü ve sınırları aşmak için yaratmak zorunda olduğumuz yöntemlerin bütün toplumlarda geçerli ve gerekli olduğunun altını çizdi.

Özetle, hemen her sohbetimizde, İsveçliler Türkiye’deki üretim süreçleriyle aralarındaki benzerliği yeniden öğrenip üzerine fikir üretirken, bizler kendi yaşadığımız coğrafya dışında da “özgürlüklerin sınırsızlığı” yanılsamasıyla yeniden yüzleştik. Keza kadınların dili kendilerine ait yorumlamalarıyla, farklı biçimleriyle yeniden yorumlaması gerekliliği ve bilhassa sansür mekanizmaları karşısında başka alternatifler üretmemiz meselesinin evrenselliği açıkça ortaya çıktı, diyebiliriz.

Açılış günü Hanna Halgren’in İsveç edebiyatının tarihsel seyrini feminist hareketlerin tarihiyle paralel anlatışı yine aslında tarihsel olarak aynı sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu ve üretilen edebiyat eserlerindeki dönemsel benzerlikleri gözler önüne seren bir sunum niteliğindeydi. Sadece edebiyat değil, kadın sanatının diğer alanlarında da feminist hareketin belirleyici etkisini, grafik roman sanatçısı Karolina Bang’ın sunumuyla deneyimledik. İsveçli kadın çizerlerin oluşturduğu oluşum, ürettikleri eserler bağlamında yaptığı sunumuyla bizi bilgilendiren Bang, aslında kadın sanatçıların birlikteliğiyle, bir arada üretmeleri ve kolektif bilincin yeniliklere kapı açma olanağıyla sanatsal özgürleşme imkanına değindi bir ölçüde.

Annelik, hamilelik, doğurganlık gibi meselelere bilimkurgu türü özelinde tekrar değindiğimizde ise, Jessica Schiefauer neden bilimkurguya yöneldiği sorusunu açıklığa kavuştururken, kendi hamilelik deneyiminden ve kadınlarla erkekler arası eşitliğin imkânı açısından alternatif edebiyat türlerinin öneminden bahsetti. 1970’lerden bugüne süregelen toplumsal cinsiyet tartışmalarının, 2000 sonrası dünyada farklı konu ve kavramlarla ele alındığında dahi hala nasıl ortaklaştığını aslında bedenlerimiz, cinsiyetlerimiz ve cinselliğimiz üzerinden tekrar okuma fırsatımız oldu böylece. Türkiye ve İsveç’te edebiyat, şiir, görsel sanatlar gibi alanlarda sahip olunan deneyimin karşılıklı olarak ele alınıp tartışılması, kadının toplumlardaki konumuna dair sürdürülmesi gerekli olan mücadelenin ortaklığı ve bilhassa sansüre karşı alınacak tavır ve yaratılacak alternatifler açısından son derece kıymetliydi. Bizim öngördüğümüz ve tartışmaya değer bulduğumuz konuların İsveç özelinde karşılığı olduğunu görmemiz, yaptığımız etkinliğin uluslararası boyutunun anlamını ortaya koydu. Dileriz ki, daha farklı olduğu düşünülen ülkelerle kurulacak yeni işbirlikleri, sorunlarımızı yeniden tartışma ve çözüm arayışımızda bize yeni olanaklar sunar.

‘Türkiyeli yazarların sınırlamaları var’

Yurtdışından gelen konuklar nasıl duygularla ayrıldılar? Buraya ilişkin izlenimleri nedir?

Suzi Erşahin: Farklı ülkelerden sanatçılar, yazarlar bir araya toplandıklarında daima karşılıklı bir ilgi ve daha fazlasına talep oluşur. İsveçli yazarların Kadın Yazısı programına katılmaktan ziyadesiyle memnun olduklarını söyleyebilirim. Onlar açısından, kadın yazarların önemini vurgulayarak, onları odağa koyarak festivali bir bütün olarak desteklemek önemli bir tutumdu. Hiçbiri yalnızca kadın yazarların bulunmasını bir sorun olarak görmedi, aksine birbirlerini desteklemeleri çok sahici izlenim ve ilgi yarattı.

İsveçli yazarlar için yeni Türk yazarlarla buluşmak ve ayrıca çeviri meselesinin önemi ve çevirmenler olmaksızın bir boşluk, bir uçurum oluşacağı idraki, elbette ilginç oldu. Sanırım hepsi yeniden davet edilmekten, Türk yazarlarla daha yakın ilişkiler kurmaktan ve okumalar yapmaktan memnuniyet duyacaktır, kimileri açısından bu karşılaşma biraz fazla kısa olmuş olabilir.

Bazı İsveçli yazarlar bazı Türk yazarlarla biraz daha derinlikli görüşmeler yapma olanağı buldu ki bu da daha verimli sonuçlar doğurdu. Ayrıca güvenlik, destek ve özgürlük meseleleri gibi kimi konulardaki tartışmaların, tıpkı toplumlarımızın farklı olması gibi farklı olduğu anlaşıldı. İsveçli grubun herhangi bir mesele hakkında yazmak konusunda hakikaten herhangi bir sıkıntısı yokken, Türkiye’de yazarlar için yazılacak meseleler anlamında daha fazla sınırlamalar olduğunu anladılar. Ayrıca, bu tür buluşmaların birbirlerinin hikâyelerini birbirlerinin ülkelerini yaratıcı bir biçimde anlamak konusundaki eksiklikleri gidermekte ne denli önemli olduğunu vurguladılar, bunu kitaplar aracılığıyla yaparsınız, fakat bu tür festivaller insanları birbirine yaklaştıran sohbetlere imkân veriyor. Ve elbette atölye çalışmalarıyla bu daha da netleşti. İstanbul’daki İsveç Araştırma Enstitüsü’yle işbirliği halinde İsveçli yazarlar için Türkiye’de zaman geçirmelerine ve çalışmalarına olanak veren yeni çalışma imkânları oluşturulmasıyla, İsveçli yazarlar hevesle geri gelecek ve Türk edebiyat dünyasıyla daha fazla temas kuracaklardır. Ayrıca hepsi 2019 yılında Kadın Yazısı’nın tekrarlanacağını umuyorlar ve tamamı birlikte çalıştıkları Türk yazarlarla temas halinde olacaklardır.

atolye.jpg

Dünyanın her yerinde ‘sınırları aşmak’

Atölye çalışmalarından da bahsedelim, çünkü orada katılımcılar birlikte üretme imkânına sahip oldular. Neler yaşandı?

Seran Demiral: “’Tuhaf’ Çocuk Öyküleri” (Peculiar Children’s Stories) ile iki ayrı aşamada kurguladığımız “Grafik Roman” I/II (Graphic Novel I/II) atölyelerini gerçekleştirdik. Dördüncü atölyemiz ise Cins Adımlar’ın düzenlediği “Toplumsal Cinsiyet ve Hafıza Yürüyüşleri”nden birisi olarak Balat sokaklarında gerçekleşti.

Profesyonel isimlerle, yani kitaplarını yayınlatmış yazarlar ya da sektörde faaliyet gösteren editör ve çevirmenlerle, yazma deneyimlerini geliştirmek isteyen yazar adaylarını “’Tuhaf’ Çocuk Öyküleri” atölyesiyle buluştururken; “Grafik Roman” atölye çalışmalarında çizim ve illüstrasyona eğilim gösteren genç arkadaşlarla hâlihazırda dergilerde çalışmaları yayımlanan karikatüristleri, çocuk kitapları resimleyen sanatçıları, öykücü ve yazarları bir araya getirme fırsatımız oldu.

“Küçük Feministin Kitabı” eseriyle yakından tanıdığımız Sassa Buregren, “Çocuk ve Gençlik Edebiyatında Toplumsal Cinsiyet” oturumunu planlamaya başladığımız andan itibaren İsveç’ten davet etmeyi arzu ettiğimiz yazarların başında geliyordu. Davetimizi sevinçle kabul ettikten sonra kendisine aynı zamanda “’Tuhaf’ Çocuk Öyküleri” atölyesinin yürütücülüğünü üstlenmesini teklif ettik. Bu teklifimizi de heyecanla karşılamakla kalmadı, aynı zamanda daha renkli, enerjik, keyifli olacağı düşüncesiyle atölyeyi, içerik konusunda kafa yormuş benceğizle yürütmeyi önerdi. Benim için hakikaten bir onurdu.

Sassa Buregren atölyenin girişinde bizlerle İsveç’ten toplumsal cinsiyete değinen, cinsiyetin sınırlarının ötesindeki çocuk kitaplarına örnekler gösterdikten sonra, görseller ile metin arasındaki ilişkiden teknik olarak bahsetti. Sonraki aşamada üç ayrı grup halinde çeşitli başlıklar seçerek kurmaca taslakları oluşturup aramızda tartıştık ve yeniden hepimiz bir araya gelerek birbirimizin ürettiklerini toplu halde yorumlayıp nasıl ilerleyebileceğimizi planlamaya çalıştık. Sassa, atölyenin sonuna doğru, İsveç’in Türkiye’ye kıyasla attığı büyük adımlara rağmen, aslında hâlâ sadece feminist mücadelenin değil, her türlü ayrımcılığa karşı mücadelenin nasıl kaçınılmaz şekilde sürdüğü üzerine bir konuşma yaptı. Sonunda ise aslında dünyanın her yerinde “sınırları aşmak” tahayyülüyle, hep birlikte üretmemiz gereğini vurgulayışına tanıklık etmek hakikaten farklı açılardan anlamlı ve etkileyiciydi.

“Grafik Roman” atölyeleriyse “çizgi roman / grafik roman” ve “cinsiyetsiz karakter yaratımı” gibi ayrı fikirlerin Karolina Bang önderliğinde bir araya gelmesiyle yapılandırıldı. Nihayetinde ilk oturumda feminist karakterlerin, ikinci oturumda ise queer karakterlerin üretileceği, dileyenlerin çizerek, dileyenlerinse metinleriyle karakter ve öykülerini kurgulayacakları, tamamen katılımcıların yaratıcılığıyla şekillenen bir atölye yapısı ortaya çıktı. Atölyelerin gerçekleşeceği günlerin (perşembe ve cuma) öncesinde, grafik roman üzerine ayrıca düzenlediğimiz panelde, Karolina Bang hem kendi sanat deneyimlerini hem İsveç’teki grafik roman sanatçıları hakkındaki bilgileri paylaştı. İsveç’teki feminist kadın çizerlerin ürettikleri eserleri, sadece kurmaca değil aynı zamanda çeşitli kurgu-dışı eserlerde, self-help gibi farklı türde kitaplarda kullandıkları görselleri, katıldıkları sergileri anlattı. Ardından Buket Akgün, erkek çocuklar için üretilen Japon mangalarındaki kadın karakterlerden bahsetti. Birkaç gün önce çocuk edebiyatı tartışmasında kız ve oğlan çocukları için ayrı ayrı üretilen eserlere değinip, cinsiyet normlarının yeniden üretildiği örneklerin eleştirisini yaparken, aslında bu oturumda görsellerin toplumsal cinsiyeti nasıl yeniden üretmeye hizmet ettiği meselesini de tartışmaya açmış olduk.

Grafik roman atölyelerinin ikinci gününde ise Ramize Erer ve Meral Onat’ın deneyimlerini paylaştığı bir sohbetle çalışmaların başladığını son olarak eklemeliyim. Mizahın erkek dünyasında genç kadınlar olarak başlayan kariyerlerini Gırgır günlerinden bugüne aktaran çizerler, Karolina Bang’ın İsveçli feminist çizerleriyle irtibata geçme arzularını dile getirdiler. İki farklı ülke ortaklığında yapılan festival kapsamındaki atölyeler, aslında karşılaşmalar, birlikte düşünmeler ve yeni işbirliği olasılıklarına kapı açmasıyla coşkumuzu perçinleyen etkinlikler oldu, diyebilirim herhalde özetle.

‘Yazıyı bahara, çeşitliliğe, renklere davet ediyoruz’

Bu buluşma gösterdi ki “kadınlık” ya da “cinsiyet politikaları” ya da “kadın temsili” ya da “cinsiyetsizlik” üzerine kafa yoran kalabalık bir “ekibiz”. Birlikte düşünmek, birlikte öğrenmek, birlikte üretmek ve birlikte güçlenmek… Bu hal sizlere neler hissettirdi?

Sevcan Tiftik: Bu birliktelik bizim için festival öncesinde başlayan bir süreç. Birbirimizden pek çok şey öğrendiğimiz, hiyerarşinin olmadığı, bir arada olma ve üretmenin getirdiği sağaltıcı etkiyle yola koyulduk. Festival hazırlıkları içerisindeyken bu sağaltıcı etki bizi dost kıldı sanıyorum, ki Seval hoca festival açılış konuşmasında bu süreçte proje etrafında bir araya gelip salt çalışanlar olmadığımızı, dost olduğumuzu belirtmişti. Kesişmeler elbette var fakat her birimizin çalışma ve ilgi alanları, fikirleri bambaşka seyirdeyken orta noktalarda buluşmak hiç zor olmadı. Festivalde ise S grubuyla başlayan ekibin ne kadar genişleyebildiğini ve S grubu enerjisinin kimlere hatta nerelere yayılabileceğini gördük. (Başlarda düzenleme ekibindeki herkesin adı “s” ile başlıyordu, S grubu adı buradan geliyor. Hatta 8S voltranı olarak adlandırılmamız da mevcut)

Ayrıca oturumlarda ve özellikle oturum sonrasındaki soru-cevaplarla forumlarda orada olan herkes birbirinin deneyimiyle, fikirleriyle temas etti. Bu temaslar salonla sınırlı kalmadı. Festival yeni dostlukların başlamasına vesile oldu, aynı zamanda pek çok fikrin çarpışmasına. Bu tam da deneyimler, sorular kadar yanıtların, seslerin de çeşitliliğini gözler önüne serdi. İşte bu çokluklar tam da festival hazırlığında ve festivalde sık sık vurgulanan kadınlığın nasıl bir yelpazede olduğunu gösteriyor: her daim mücadelesini verdiğimiz, normlara hapsedilmeye çalışılan, kategorilerden taşan kadınlık.

Sorunuzdaki tüm bu birlikteliklerde yazının etkisi de yadsınamaz tabii. Yazı bizi bir araya getiren ve yazının, yazmanın tesiriyle metinlerin etrafındaki hareler genişledi. Bunu ifade ederken aklıma ağacı bahara cesaretlendiren kadınların ritüel anındaki fotoğrafı geliyor. Sanırım bu birliktelikle birbirimizi cesaretlendirdiğimiz, güçlendirdiğimiz kadar yazıyı da bahara, çeşitliliğe, renklere davet ediyoruz. Kısacası 8 Mart’ın hemen akabinde “kADIN YAZIsı”nı bahara cesaretlendirdiğimizi umuyorum.

Son olarak Kadın Yazısı önümüzdeki yıllarda da sürecek mi?

Sevdagül Kasap: Festival boyunca ve sonrasında en sık duyduğumuz sorulardan biri oldu bu. Böyle bir sorunun varlığı bile Kadın Yazısı’nın sürmesi için yeterli bir sebep sanırım. Öyle ki devamının gelmesi gerektiğine inandığımız bir hisle sona erdi festival. Hazırlık sürecinden bu yana yakaladığımız harika enerji ve bir aradalık sonrası için umut veriyor. Bunun için şimdiden çalışmaya hazırız. Kadın Yazısı’nın önümüzdeki yıllarda başka ülkelerle kurulacak ortaklıklarla süregelen bir festival olması, bizim de en büyük dileğimiz.

Ali Ekber Çiçek kabri başında anıldı

Pazartesi, 30 Nis 2018 yorum yok

Türk halk müziği sanatçısı Ali Ekber Çiçek, ölümünün 12’nci yılında Balıkesir’in Edremit ilçesindeki kabri başında anıldı.

Sanatçının Tahtakuşlar Mahallesi’ndeki kabri başında Edremit Belediyesince düzenlenen anma etkinliğine Ali Ekber Çiçek’in eşi Can ve kızı Ebru Çiçek, Edremit Belediye Başkanı Kamil Saka ve vatandaşlar katıldı.

Çiçek’in kabrine karanfiller bırakıldı, dualar edildi.

Sanatçının eşi Can Çiçek, eşinin her zaman kalplerinde olduğunu dile getirdi.

Her yıl anma törenlerine geldiklerini belirten Çiçek, ”Seneler su gibi akıp geçiyor. Sanki dün gibi geliyor. Malum 12’nci senesini doldurdu. Kelimeler yetersiz kalıyor. O her zaman için bizim gönüllerimizde.” dedi.

Sanatçının kızı Ebru Çiçek de anma törenine gelen herkese teşekkür etti. Çiçek, ”Bütün gelen canların gerçekten gönülden, isteyerek babamı sevdikleri için geldiklerini çok iyi biliyorum. Dolayısıyla bu bizi çok güçlendiriyor, çok yüreklendiriyor. ‘Baba acısı hiçbir şeye benzemiyor’ dedikleri gerçekten doğruymuş. Her geçen gün acımız azalmıyor, artıyor çünkü hasret büyüyor. Yanımızda, yöremizde hep babamızı seven gerçekten yürekten seven insanların varlığı bizi güçlendiriyor.” ifadelerini kullandı.

Edremit Belediye Başkanı Kamil Saka da Ali Ekber Çiçek’in hala eserleriyle yaşadığını belirtti.

Çiçek’in bıraktığı kültürel mirasa işaret eden Saka, “Ben onun bu dünyadan gittiğine inanmıyorum çünkü sanatçılar belki vücut olarak ölürler ama eserleriyle, sazlarıyla, sözleriyle her zaman aramızda olurlar.” diye konuştu.

Sanatçı Tolga Sağ anma etkinliği kapsamında Güre Mahallesi’nde bir konser verdi.

ali-ekber-cicek-kabri-basinda-anildi-456624-1.

Categories: Genel Tags: , , ,

İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali 10. yılını kutluyor!

Pazartesi, 30 Nis 2018 yorum yok

Türkiye’nin dünyada festivaller arasında yerini almış en önemli tek edebiyat festivali İTEF – İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali 4 – 12 Mayıs 2018 tarihleri arasında “Edebiyatı Takip Ediyoruz” teması ile 10. yılını kutluyor!

Bu yıl İTEF’te, 22 ülkeden 74 yazar, 21 edebiyat profesyoneli, 9 performans sanatçısı ile toplam 104 katılımcı ile birlikte söyleşiler, etkinlikler, atölyeler, konserler ve edebiyat partileri düzenlenecek. Festival, İstanbul’un her iki yakasında birçok mekânda gerçekleşecek.

İTEF 2018 festival programından öne çıkan etkinlikler:

BOMONTİADA’NIN BÜYÜLÜ ATMOSFERİNDE EDEBİYATI TAKİP EDİYORUZ!

5 – 6 Mayıs’a denk gelen haftasonu tarihlerinde edebiyatı bomontiada’da takip etmek isteyenler için gün boyu sürecek festival programı edebiyatseverleri bekliyor! FABISAD etkinlikleri, festival sahnesinde ilk kez göreceğimiz isimler ve eğlenceli çocuk etkinliklerinin akşamında Gece Yarısı Edebiyat Partileri ve DJ performansıyla festivali bomontiada’da yaşanacak!

Yazdığı kitaplarla kısa zaman içerisinde Finlandiya ve pek çok ülkede en çok satanlar listesinde yer alan Sofi Oksanen, 5 Mayıs Cumartesi 16.00’da bomontiada’nın büyülü atmosferinde okurlarıyla bir araya geliyor! Hülya Balcı moderatörlüğünde ” Güzellik, Hayat ve Başka Trajediler ” başlığını konuşacakları etkinlikten sonra Doğan Kitap’tan çıkan son kitabı Norma’yı imzalayacak.

Bir blog yazıp hayatı değişen, hatta o hayattan bir de film yapılan, geçmişinden kaçarken bile yine ona sığınan Pucca yaşarken hiç komik değildi dediği anlarını altı kitapta birbirinden başka hikayelerle anlattı. Pucca şimdi “Sosyal Medyada Yaşamak ve Yazmak” başlığı ile 5 Mayıs Cumartesi 14.30’da okurları ile buluşuyor.

İTEF 2018 GECE YARISI ETKİNLİĞİ!

Utku Uluer, Egemen Alper ve Hakan Türküer DJ Kabininde! Edebiyatın ve müziğin kesiştiği parçalarla fantastik atmosfere sahip bir gece yaşatacak. Gece, Fabisad üyelerinin de kendi yazdıkları ve sevdikleri kitaplardan alıntılarla desteklenecek.

Utku Uluer ve FABİSAD üyeleri Zeynep Çolakoğlu, Murat Arda ve Burak Bayülgen fantazya, korku ve bilimkurgu türlerinin ilk örneklerinden itibaren edebi anlamda müziği nasıl etkilediğini 5 Mayıs Cumartesi 20.00’de masaya yatırıyor.

6 Mayıs Pazar 13.00’de Göknur Birincioğlu çocuklarla buluşuyor! Düş İşleri Bakanı Penelope ile tanışmak isteyenler, herkes Penelope’nin hikayesini dinlemek için bu etkinliğe davetli.

Bitli Pileyboy, Süper Über, Nerdesin Aşkım? 99 Yazı, Vurgun Yiyenler kitaplarının sevilen yazarı, Türk edebiyatının nevi şahsına münhasır kalemlerinden Arzum Uzun, bu kez bir anı-deneme ile karşınızda… “Anlatsam roman olur!”, “Hayatım film gibi!” diyen tüm edebiyatseverlerin “Tam da benim hikayem!” diyeceği Everest Yayınları’ndan çıkan İzi Kaldı adlı kitabıyla Arzum Uzun 6 Mayıs Pazar 16.00’da okurlarıyla buluşuyor.

Yayınlandığı dönemde izleyicisini ekrana kilitleyen Leyla ile Mecnun, bu kez yeni bir hikâye ile sevenleriyle yeniden buluşuyor. Mecnun, İsmail Abi, Erdal Bakkal, Baba İskender, Yavuz Hırsız, Yedek Kamil, Gözlüklü Çocuk Kaan ve Aksakallı Dede bu kez bambaşka bir maceranın peşine düşüyor. Burak Aksak “Leyla ile Mecnun” Küsurat Yayınevinde yayınlanan kitabıyla 6 Mayıs Pazar 18.00’de bomontiada’da !

KARGART’TA EDEBİYAT VE MÜZİK!

6 – 10 Mayıs tarihleri arasında Kargart’ta edebiyat ve müziğe doyuyoruz!

6 Mayıs Pazar 20.30’ da “Editörü Yazara Soruyor” isimli etkinlikte Ayfer Tunç , son romanı Aşıklar Delidir ya da Yazı Tura’nın hazırlanış serüveni hakkında editörü Mustafa Çevikdoğan’ın sorularını cevaplıyor.

Noa Shabtai’nin sekiz aylıkken vefat eden babasının hayatı ve edebi kişiliğinin serüvenine dayalı “My Father Ya’akov Shabtai” belgeseli Türkiye’de ilk kez kargArt’ta 7 Mayıs Pazartesi 18.00’de izleyicilerle buluşuyor.

Çağdaş Danimarka edebiyatının adından sıklıkla söz ettiren yazarlarından Peder Frederik Jensen’in sert üslubu ile Berrin Karakaş’ın belaları ve mucizeleri aynı potada eriten poetik dilinin yanında Murat Yalçın’ın çarpıcı imgelerle beslediği yetkin vecizeleri 7 Mayıs Pazartesi 20.00’de bir araya geliyor.

Edebiyatın mevzusu nedir? Günümüz edebiyatında okur nereye, yazar nereye gitmektedir? Sibel Öz ve Yasemin Yazıcı, Ercan Yılmaz moderatörlüğünde 9 Mayıs Çarşamba 19.00’da kargArt’ta bu soruları cevaplıyor.

10 Mayıs Perşembe 19.00’da OT Dergi etkinliğinde Sinem Sal, Dündar Hızal, Kutub Şimşek dinleyicilere kuruluş hikâyesini, dergiciliği, sayıların nasıl çıktığını ve nelere önem verildiğini aktarılıyor. Okurun soruları üzerinden öykü ve şiir yazımı gibi eksenlerde edebiyat üreticiliği tartışıyor.

İTEF – İstanbul Uluslararası Edebiyat Festivali’nde notalara kulak veriyoruz.

Romanya’dan Trei Parale Band İTEF 2018’de edebiyat etkinliklerine katılan dinleyicilerin ruhunu besleyen melodilerle 10 Mayıs Perşembe 21.00’de kargArt sahnesinde!

AYŞE ERBULAK YABANCI YAZARLARI ERBULAK EVİ’NDE AĞIRLIYOR!

Türk edebiyatının en önemli polisiye yazarlarından Ayşe Erbulak, dünya edebiyatı başlığında Çağdaş Danimarka edebiyatının adından sıklıkla söz ettiren yazarlarından Peder Frederik Jensen’i 6 Mayıs Pazar Erbulak Oyunculuk ve Yazarlık Evi’nde 13.00’de ağırlıyor.

Bir diğer etkinlikte ise Kayıp Çocuklar kitabıyla ses getiren Norveç’in ünlü çocuk kitabı yazarı Lars Joachim Grimstad, Ayşe Erbulak moderatörlüğünde 8 Mayıs Salı 13.00’de Norveç edebiyatını konuşuyor.

YAPI KREDİ KÜLTÜR SANAT ETKİNLİKLERİ

AB Edebiyat Ödüllü yazarlar Peder Frederik Jensen, Marente de Moor, Edina Szvoren ve Pierre J. Mejlak, kadın erkek ilişkileri, cinsellik, yalnızlık, ruhun karanlık tarafları ve sosyal medya ile kuşatılmış hayatlarımıza odaklanan kısa öykülerinden kurdukları uzun köprülerden geçiyor. Edebiyatın özgürleştirici, yakınlaştırıcı ve birleştirici yönlerini tartışıyor ve dilin sınırlarını 5 Mayıs Cumartesi 16.30’da Yapı Kredi Kültür Sanat’ta inceliyorlar.

İlk kitabı Marx ve Oyuncak Bebek ile geçtiğimiz yıl Fransa’nın en önemli ödüllerinden Goncourt İlk Roman Ödülü’ne layık görülen Maryam Madjidi 6 Mayıs Pazar eserinin Türkçede Profil Kitap’tan yayımlanmasının ardından ilk kez Türkiye’deki okurlarıyla buluşuyor!

İnsanın yeryüzü serüveninde dilin oynadığı roller üzerine düşünüp üreten iki yazar, Maryam Madjidi ve Tarık Tufan, “Aidiyet ve Yabancılaşma Sarkacı Olarak Dil” başlıklı konuşmada bir araya geliyor. 6 Mayıs Pazar 18:00’ de gerçekleşecek etkinliğe herkes davetli.

Sanatın türlü alanlarıyla yoğrulmuş çok disiplinli bakış açısıyla “görsel-şiir” kavramını yeniden inşa eden Frank Schablewski ve lirik şair Max Czollek 5 Mayıs Cumartesi 15.00 ‘de “Kültürlerarası Şiir” etkinliğinde Nurduran Duman’ın moderatörlüğünde sınırları altüst ediyorlar.

NAİL KİTABEVİ’NDE BULUŞALIM!

Sis Hırsızı’nda büyülü Napoli sokaklarında kaybolan Lavinia Petti ile genç yaşında bir distopya sunan Eilis Barrett Nail Kitabevi’nde, kurguda yeni bir dünya yaratıyorlar.

Hayal gücü noktasında birleşen ve yaratıcılığın sınırlarını zorladıkları bu çizgide nelerden ilham aldıklarını anlatan yazarların yarattıkları dünyalarda yolculuğa çıkarıyor.
5 Mayıs Cumartesi 12.00’de herkes davetli.

Gerçekle absürt, komikle trajik arasında ip cambazlığı yapan Marente de Moor’un her şey yolundaymış gibi yaşamlarına devam eden ancak olduramayan karakterlere mercek tutan öyküleri ve Gözde Kurt’un hem bilinmezin ardından samimiyete doğru yelken açan hem de ihtimallere ve meydan okumaya dair umut dolu romanı, iç huzuru arayış bağlamında 6 Mayıs Pazar 15:30’da tartışılıyor.

SPOKEN WORD İŞBİRLİĞİ İLE SAHNE SENİN!

Spoken Word işbirliği kapsamında “ Büyüklere Masallar ” ve “ Edebiyatı Takip Ediyoruz ” temaları altında sözlü performanslar sahnede ağırlanıyor. 3 Mayıs Perşembe Zeuve Kadıköy’de 20:30’da gerçekleşecek.

GOETHE INSTITUT SÖYLEŞİLERİ

Tarabya Kültür Akademisi’nde konuk sanatçı olarak bulunan Katerina Poladjan ve İmre Török, Dilşad Budak ile hatırlama üzerine Goethe Enstitüsü’nde bir söyleşi gerçekleştiriyor. 10 Mayıs Perşembe 19.00’da düzenlenecek olan söyleşide; Edebiyat geçmişi günümüze nasıl ve hangi etkilerle taşıyor? Soruları yanıtlanıyor. Her iki yazar da kahramanlarının geriye yolculuk yaptıkları romanlarından bölümler okuyor.

Almanya’nın ünlü çocuk kitabı yazarı Dagmar Geisler, çocuk hakları ve psikolojisi üzerine kaleme aldığı Bedenim Bana Ait! Öfkemle Nasıl Başa Çıkarım? Ben Kaybolmam ki! adlı hem çocukların hem de yetişkinlerin sosyal ve duygusal gelişimine yön veren kitaplarını 8 Mayıs Salı, Goethe Institut’de 19:00’da okurlarına anlatıyor.

BEA JOHNSON FRANSIZ KÜLTÜR MERKEZİ’NDE KENDİ METODUNU ANLATIYOR!

2008 yılında “Sıfır Atık” hayat tarzını benimsedikten sonra 2013 yılında yayımladığı Zero Waste Home kitabı ile büyük ses getiren Bea Johnson, 8 Mayıs Salı Fransız Kültür Merkezi’nde 19.15’de öğüt vermeden, yargılamadan, kendi hayat tarzı hakkında bilgilerini anlaşılır bir biçimde paylaşıyor. Johnson, minimal bir hayatın faydaları ile “5R: Reddet, Eksilt, Yeniden Kullan, Geri Dönüştür, Çürü” adını verdiği kendi metodu aracılığıyla ön yargıları kırıyor.

İTALYAN KÜLTÜR MERKEZİ’NDE UNUTMAK TARTIŞILIYOR!

Nermin Yıldırım ile Lavinia Petti, 7 Mayıs Pazartesi 19.00’da İtalyan Kültür Merkezi’nde Seray Şahinler Demir moderatörlüğünde unutmanın bir lütuf mu yoksa bir lanet mi olduğunu, tersi olan hatırlama eylemi ekseninde irdeliyorlar.

AHMET HAMDİ TANPINAR EDEBİYAT MÜZE KÜTÜPHANESİ ETKİNLİKLERİ

14–18 yaş arasındaki öğrencilerle takip ettikleri yazarları buluşturmayı hedefleyen “Arkadaşım Edebiyat” projesi, İstanbul’da öğrencilerle yabancı yazarları ve Astrid Lindgren Anma Ödülleri adayı Fatih Erdoğan Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi’nde 4 Mayıs Cuma 10.00’da yeniden bir araya getiriyor.

Gönül Ak, Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi’nde gerçekleşecek “Edebiyatın Yan Etkileri” programında Tevfik Fikret’i anlatacak. Usta edebiyatçının hayata bakışını, edebiyat dışındaki yaşantısını ve bunun eserlerine olan yansımasını edebiyatseverlerle paylaşacak. Etkinlik 5 Mayıs 15.00’de gerçekleşecek.

İTEF, Kalem Ajans’ın desteği ile 7 yıldır aralıksız yerli yazar ve yayıncıların, yabancı yayıncılar, editörler, çevirmenler ve yazarlarla işbirliği yapmalarını sağlayan Profesyonel Buluşmalar Programı kapsamında 20’den fazla edebiyat profesyonelini İstanbul’da ağırlıyor. Beyoğlu Belediyesi’nin tanıtım katkılarıyla 100’e yakın etkinliğin gerçekleşeceği festivale herkes davetli!

Özge Özpirinçci ilk kez sahneye çıkıyor

Pazartesi, 30 Nis 2018 yorum yok

Özge Özpirinçci ilk kez tiyatro sahnesine çıkmaya hazırlanıyor. Oyuncu, dünyada büyük ses getiren ‘Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan’ adlı tek kişilik oyunu sahneleyecek. Sahneye provasız çıkacak olan Özpirinçci, oynayacağı metni de seyircilerin önünde teslim alacak…

Son yılların dünyada en çok ses getiren tiyatro projelerinden ‘Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan’, 35 ülkeden sonra Türkiye’de sahneleniyor. Son dönemde ‘Kadın’ dizisiyle adından söz ettiren Özge Özpirinçci de sıra dışı bir formata sahip olan bu oyunla ilk kez sahne heyecanı yaşıyor.

HER AKŞAM BAŞKA BİR OYUNCU

Özge Özpirinçci, her akşam başka bir oyuncu tarafından sahnelenen ‘Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan’la 26 Nisan Perşembe akşamı Uniq Hall Lounge sahnesinde olacak. Oyuncu, sahneleyeceği oyunu kapalı bir zarf içerisinde seyircilerin önünde teslim alacak. Yönetmenin olmadığı bu oyunda Özpirinçci, elindeki metni istediği gibi yorumlayacak.

DÜNYADA ÜNLÜ YILDIZLAR SAHNELEDİ

İranlı yazar Nassim Soleimanpour’un yazdığı ‘Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan’, bugüne kadar sahnelendiği her ülkede seyirciden ve medyadan büyük ilgi gördü, 2011’den beri binden fazla performansla seyirciyle buluştu. Bu oyunla sahneye çıkanlar arasında John Hurt, Whoopi Goldberg, F. Murray Abraham, Nathan Lane, Stephen Rea, Sinead Cusack, Marcus Brigstocke, Dominic West ve Ken Loach gibi dünyaca ünlü yıldızlar var. Dilimize Hakan Silahsızoğlu’nun çevirdiği, yapımcılığını da Bülent Ekuklu’nun üstlendiği ‘Beyaz Tavşan Kırmızı Tavşan’ı Türkiye’de sahneleyecek isimler arasında ise Özge Özpirinçci’nin yanı sıra Tilbe Saran, Ayça Varlıer ve Engin Hepileri de bulunuyor.

Categories: Genel Tags: , , , ,

Endless Art Taksim yazar söyleşileri Deniz Poyraz ile başlıyor

Pazartesi, 30 Nis 2018 yorum yok

Endless Art Taksim tarafından düzenlenen yazar söyleşileri, ilk kitabı “Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler”i yayımlanan Deniz Poyraz ile başlıyor.

28 Nisan Cumartesi günü gerçekleşecek etkinlikte Poyraz, söyleşinin ardından, yoğun ilgi gören kitabını okurları için imzalayacak.

Poyraz’ın ilk öykü kitabı “Emine’nin Yanında Konuşulmayacak Şeyler”, İletişim Yayınları etiketiyle geçtiğimiz Şubat ayında yayımlandı. On öyküden oluşan yeni kitabında Poyraz; eski geceleri, çocuk aklında kalan yaraları, mahalle kokusunu anlatıyor. Herkesin kendi yaşamından kesitler bulacağı kitapta, aşklar, yenilgiler, sokaklar, insanlar ve geçmiş günler anlatılıyor.

Deniz Poyraz ile söyleşi ve imza günü, 28 Nisan 2018 Cumartesi saat 14.30’da Endless Art Taksim’de ücretsiz olarak gerçekleşecek.

Adres: İnönü Mah. Elmadağ Cd. 28 Şişli/Istanbul

Geçen yıl Türkiye’de yayımlanan kitap sayısı; 58 Bin 27

Pazartesi, 30 Nis 2018 yorum yok

Türkiye’de 2017 yılında 58 bin 27 kitap yayımlandığı belirlenirken, bu sayının 2016 yılına oranla yüzde 10,8 arttığı belirlendi.

Ajans Press, geçen yıl Türkiye’de yayımlanan kitap sayılarını inceledi. Ajans Pressin Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ve medya yansımalarından derlediği bilgilere göre, Türkiye’de 2017 yılında 58 bin 27 kitap yayımlandığı belirlendi.

Yayıncılar tarafından yayımlanan kitap sayısı 58 bin 27 olurken, 212 elektronik kitap (DVD, VCD,CD), bin 767 web tabanlı elektronik kitap, 26 konuşan kitap ve 303 diğer olmak üzere toplamda bu sayının 60 bin 335’e çıktığı görüldü.

EN FAZLA ARTIŞ EĞİTİM KONULU YAYINLARDA OLDU

Ajans Press ve PRNet’in gerçekleştirdiği medya analizinde kitap başlığı altında medyaya 151 bin 852 haber yansıdığı belirlenirken, bu rakam 2016 yılında 121 bin 482, 2015 yılında ise 119 bin 380 oldu. 2017 yılında özel sektör tarafından yayımlanan materyal sayısı 55 bin 663 olarak belirlenirken, bu sayının 2016 yılına oranla yüzde 11,1 arttığı tespit edildi.

Böylelikle, geçen yıl yapılan yayımların yüzde 92,2’sini özel sektör, yüzde 5,3’ünü kamu ve eğitim kurumları, yüzde 2,5’ini ise sivil toplum kuruluşları gerçekleştirdi.

Yayınlar konularına göre incelendiğinde de; yayımlanan materyallerin yüzde 28,4’ü eğitim, yüzde 19,1’i yetişkin kültür, yüzde 16,6’sı çocuk ve ilk gençlik, yüzde 16,3’ü yetişkin kurgu edebiyat, yüzde 13,5’i akademik, yüzde 6,1’i ise inanç konulu olarak ayrıldığı görüldü. Yayınlarına göre ayrılan kitaplardan, eğitim konulu olanların sayısı 2016 yılına oranla yüzde 16,6 artış gösterirken, en büyük yükselme ile 17 bin 153’e ulaştığı saptandı. Bunun yanı sıra, çocuk ve ilk gençlik yayınları da yüzde 16,5 artarak 10 bin 42 oldu.

2016 yılına oranla artış

2017 yılında yayımlanan materyallerin yüzde 91,4’ünün dili Türkçe olurken, yüzde 5’i İngilizce, yüzde 3,6’sı ise diğer diller şeklinde gerçekleşti. Satılan kitap bandrolü sayısı da 407 milyon 739 bin 8 adet olarak görülürken, 2016 yılına oranla yüzde 0,9 arttığı gözlemlendi.

Kral Çıplak mı?

Pazartesi, 30 Nis 2018 yorum yok

Despotik toplumlarda örtü iktidardadır. Örtüyü kaldırmak yasaklanmıştır. Hakikat örtülü kalmalı. Örtülü kalmalı, çünkü kendini hakikat olarak dayatan despot örtünün altında saklanmıştır. Kral değil, çıplak olan tebaadır. Despot kat kat yasalarla sarmalanmıştır. İnsan ise bir soğan misali tabaka tabaka soyulmuş, çırılçıplak ve kudretsiz.

Röntgen, ultrason, MR, tomografi ve bilumum taramadan sonra insandan geriye sadece kimlik numarası kalmıştır. Numaranızı söylediğinizde, sizin kim olduğunuzu söyleyecekler. Tek bir numarayla tüm biyolojik verilerinize ulaşabiliyor ve tek bir numarayla içinizi dışınızı görebiliyorlar artık. Nazilerin Auschwitz Toplama Kampı’ndaki toplumsal kimliğinden sıyrılmış, adı sanı olmayan ve sadece koluna kazınmış bir numaradan ibaret olan çıplak insan ile biyolojik verilere ve biyometrik ölçümlere indirgenmiş ve kimlik kartında taşıdığı numaradan ibaret olan günümüz insanı arasında bir fark yok. Çipli kimlik kartınızda parmak izi, parmak damar izi, el ayası damar izi gibi biyometrik ölçümleriniz ve biyometrik fotoğraflarınız var. Ve bir de kalkmış, “kral çıplak” diyebiliyorsunuz. Kandırmayın kendinizi. Çıplak olan kral değil, bizleriz. Bizimkisi züğürt tesellisi.

İnsanlar değil, çıplak numaralar dolaşıyor sokaklarda; savaşlarda numaralar ölüyor. Ve geriye insan kaldıysa şayet, o da iktidarın bakışından kaçan ve asla numaralandırılamayandır. Bedeninde yeryüzünün akarsularını taşıyandır. Baharda, dağlarda eriyen karların sularıyla beslenip taşandır. Yeryüzünde bir ağacın dalı kırılsa canı yanan; kitap okuduğunda sırtında kasırgalar kopandır. “Çocuklar ölmesin!” dediği için çocuğuyla birlikte hapse atılan Ayşe Öğretmen’in gülen gözleriyle yeryüzüne bakandır. İnsan kaldıysa şayet tüm teniyle yeryüzünü duyumsayandır; yeryüzünü, kederli varlıkların ayaklarını sürüyerek dolaştıkları çorak bir yüzeye dönüştürenlere isyan edendir.

kral-ciplak-mi-456811-1.

Ama bedenler sindirilmiş ve köleleştirilmiş. Eduardo Galeano’nun anlattığı, kapısı açık olsa da kaçmayan kafesteki kobay biziz: “Eve geceleyin döndüğümde kobayı aynen bıraktığım gibi buldum. Kafesin içinde, parmaklığa yumulmuş, özgürlük korkusuyla titriyordu” (Kucaklaşmanın Kitabı, Can). Kafesin kapısı açık ama kaçmıyoruz, özgürlükten korkuyor, köleliğimiz için savaşıyoruz: “Monarşik rejimin büyük sırrı ve derin çıkarı, insanları sindiren korkuyu din kılığı altında maskeleyerek, onları aldatmakta yatar; böylece insanlar kölelikleri için sanki esenlikleri adınaymış gibi cesurca savaşacaklardır” (Spinoza). Despot bizi hakikat kafesine kapatmış, yaşamaktan ölümüne korkuyoruz. Bırakın isyan etmeyi, parmaklıklara sarılıyoruz.

Ve durmadan yakalama aygıtlarına yakalanıyoruz. Soyumuzu sopumuzu merak ettiğimizde, tükettiğimizde, internette dolaştıkça, telefonda konuştukça yakalanıyoruz. Ve artık sokaklarda da kameralar var, hep enseleniyoruz. Ve iktidar bizi yakaladıkça haritamızı çıkarıyor; gen haritası, tüketim haritası, internette dolaşma haritası. Bu haritaları çoğaltabilirsiniz. Ve haritaları üst üste bindirdiğinizde insanın tüm yeraltı ve yerüstü kaynakları elinizin altındadır artık. İnsanın haritası yeryüzünün haritasıyla örtüştüğünde, insan, harita üzerinde sayısal veriye dönüştüğünde proje tamamlanacak. Peki, her hareketi, düşüncesi önceden kestirilebilen sayısal veriye insan denir mi? Tabii ki hayır! İnsan, eyleme kudretiyle haritaya sığmayandır. Oysa despot, haritasını bozanlara iblis diyor: “İblisler tanrılardan farklıdır, çünkü tanrıların sabit nitelikleri, özellikleri ve işlevleri, yurtları ve kodları vardır: yollarla, sınırlarla ve harita çıkarmayla ilgilidirler. İblislerin yaptığı ise, aralıklar boyunca, bir aralıktan diğerine sıçramaktır” (Deleuze). Despot, haritasına boyun eğdirmek için ahlak yasalarını dayatıyor.

“Ahlak yasası bir ödevdir; itaatten başka bir sonucu yoktur. Bu itaat kaçınılmaz olabilir, emirler fazlasıyla akla yatkın olabilir. Ama sorun bu değildir. Ahlaki ya da toplumsal olsun, yasa hiçbir bilgi sağlamaz. Hiçbir şeyi bilinir hale getirmez” (Deleuze). Tebaa cahil ve çıplaktır ama despot yasalarla örtülmüştür. Yasalarıyla soyuyor bizi, çırılçıplak, kudretsiz bırakıyor, bir başımıza. Ama despot yasaların arkasına saklanmıştır. İnsan var mı hâlâw? Varsa, yasalara ve haritaya aldırmadan bir aralıktan diğerine sıçrayan, bedenler arasında bağlantılar kurdukça kudretlenen ve yeryüzünü kudretli ve sevinçli kılandır. “Çocuklar ölmesin!” diyen, ölümü değil, yaşamı olumlayandır.

Categories: Genel Tags: , , , , ,

Üstün Akmen Ustaya Saygı Ödülü Ferhan Şensoy’un

Pazartesi, 30 Nis 2018 yorum yok

ANIL VARLI

Ünlü tiyatro eleştirmeni, yazar Üstün Akmen adına düzenlenen tiyatro ödüllerinde onur ödülü Ferhan Şensoy’a veriliyor. 14 dalda ödülün dağıtılacağı törende Üstün Akmen Tiyatro Ödülleri’nde Ali Poyrazoğlu’na Ustaya Saygı; Ferhan Şensoy’a Emek, Haldun Dormen ve Suna Keskin’e ise Onur ödülleri verilecek.

Ödüller ikinci kez veriliyor
30 Ekim 2015’ye yaşamını yitiren ünlü eleştirmen için verilen ödüllerin bu yıl ikincisi düzenleniyor. Üstün Akmen’in eşi Şaylan Akmen’in başkanlığında, Ataol Behramoğlu, Cengiz Özek ve Tamer Levent’in danışmanlığındaki jüride; Ayşen İnci, Canan Göknil, Emel Göksu, Esin Macit, Eser Rüzgâr, Gülçin Üstüntaş, Güler Berkin, Hacer Torlak Akyürek, Halis Bayraktaroğlu, Müge Mertson, Onur Duru, Ragıp Ertuğrul ve Şenay Gürler var.

Tören 2 Mayıs’ta
2. Üstün Akmen Tiyatro Ödülleri’nin töreni 2 Mayıs Çarşamba günü Beyoğlu’ndaki Grand Pera’da düzenlenecek. 20.00’de başlayacak ödül töreni Emek Salonu’nda sahiplerini bulacak.

***

2 Mayıs‘ta 14 dalda ödül dağıtılacak

Adaylardan bazıları şöyle;

»Yılın Yardımcı Rolde Kadın Oyuncusu
• Nihal Albayrak / “Zabel” / Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu
• Selmin Artemiz / “Günün Çorbası” / İstanbul Devlet Tiyatrosu
• Ayşegül Uraz / “HE-GO” / Altıdan Sonra Tiyatro

»Yılın Erkek Oyuncusu
• Reha Özcan / “Ruki” / DeepBlueIdeas
• Murat Akkoyunlu / “Bir Baba Hamlet” / Baba Sahne
• Halil Babür / “HE-GO” / Altıdan Sonra Tiyatro

»Yılın Kadın Oyuncusu
• Nezaket Erden / “Sevgili Arsız Ölüm – Dirmit” / Seyyar Sahne
• Yeşim Koçak / “NORA – Bir Bebek Evi” / İstanbul Şehir Tiyatroları
• Aysel Yıldırım / “Zabel” / Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu
»Yılın Yönetmeni
• Yiğit Sertdemir / “Hayvan Çiftliği” / Altıdan Sonra Tiyatro
• Emrah Eren / “Bir Baba Hamlet” / Baba Sahne
• Melda Narin Güler / ”Yedi” / Sahne Çolpan İlhan

»Yılın Oyunu
• “Zabel” / Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu
• “Martı” / Pürtelaş
• “Bir Baba Hamlet” / Baba Sahne

Utku Barış Andaç ve Ozan Sarıboğa’dan ‘Azeri aşk şarkıları’ 2

Pazartesi, 30 Nis 2018 yorum yok

NAZ ERDOĞAN

Kemanda Utku Barış Andaç, piyanoda Ozan Sarıboğa tarafından icra edilen ve Azerbaycan’ın aşk temalı şarkılarından oluşan ‘Azerbaijan Love Songs’, Ahenk Müzik etiketiyle raflardaki yerini aldı. Albüm şarkıları Andaç ve Sarıboğa tarafından canlı olarak, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 100.Yıl dönümüne ithafen bir konserle dinleyiciye tanıtılacak. 2 Mayıs’ta Marmara Üniversitesi’nde gerçekleşecek olan konserde ikiliye Azerbaycanlı akademisyen ve piyanist Aytaç Rızaguliyeva eşlik edecek.

Kemanda Utku Barış Andaç, piyanoda Ozan Sarıboğa tarafından icra edilen ve Azerbaycan’ın aşk temalı şarkılarından oluşan ‘Azerbaijan Love Songs’, Ahenk Müzik etiketiyle raflardaki yerini aldı.

Şimdiye kadar Türkiye’de Azerbaycan kaynaklı benzer şarkılar icra edilmiş olsa da, bu albümde Azerbaycan’da bilinen ama Türkiye’ye ulaşamamış, gün yüzüne çıkmayı hak eden birçok güzel eser de yer alıyor. Hali hazırda Laçın, Dut Ağacı, Ay Gız, Nazende Sevgilim gibi Türkiye’de çok bilinen ve sevilen eserleri de albümde keman-piyano eşliğiyle dinlemek mümkün. Tüm düzenlemelere beraber imza atan ikili, batı kültürünün değişmez enstrümanlarına yaslanmalarına rağmen, albümde geleneksel dokuyu ustalıkla dinleyiciye hissettiriyor. Albüm vesilesiyle bir araya geldiğimiz Andaç ve Sarıboğa ile müziği ve hayatı konuştuk.

-Neden özellikle Azerbaycan şarkılarını tercih ettiniz?

Ozan Sarıboğa: İkimizde her ne kadar batı müziği eğitimi kökenli bir geçmişe sahip olsak da halk müziğiyle iç içe büyüdük. Kardeş ülkemiz Azerbaycan’ın Halk Şarkıları gerek tınısal gerek melodik özellikleri bakımından kendi kültürümüzle bir bakıma benzerlik gösterse de konu lirik temalar ve muğam olunca Azerbaycan Müziği’nin tüm dünya müziklerden ayrılan yönleri var. Bu eşsiz müziğin farklı yorumlarla çok daha sıra dışı ve etkileyici olabileceğini icra aşamasında fark ettik ve bu derin müziği kendi stlimizle bir albüm projesine dönüştürerek geniş kitlelerle paylaşmayı ve sevdirmeyi amaç edindik.

-Azerbaycan Aşk Şarkıları albümünde dinleyici neler bekliyor?

Utku Barış Andaç: Yorumlarımızda çoğu zaman dokunaklı ve lirik tınıları, kimi zaman da sevginin ve aşkın insanın içini kıpır kıpır eden mucizevi etkisini her dinleyicimizin hissedeceğine inanıyoruz. Bu proje için büyük bir özveri ve titizlikle aranje ettiğimiz, keman ve piyano formunda toplam yirmi halk şarkısı ve beste kaydettik. Sadece iki parçada, eserlerin bestecisi tarafından piyano ve şan için yazılmış orijinal versiyonunu kullandık. Özetle dinleyicilerimizi aşk dolu çok uzun bir yolculuk bekliyor…

-Hazırlanırken en çok nelere dikkat ettiniz?

Ozan Sarıboğa: Türkiye’de birçok kesimce bilinen ve sıklıkla icra edilen Nazende Sevgilim, Aygız, Dut Ağacı gibi eserlerin yanı sıra bu coğrafyada hiç duyulmamış Saçlarına Gül Düzüm, Uzun Geceler, Kipriklerin Okdur gibi şarkılara da repertuvarımızda yer vererek renkli ve yenilikçi bir seçki hazırlamak istedik ve her bir şarkıyı ayrı ayrı aranje ve yorum fikirleriyle süsleyerek dinleyicilerimizi yormadan baştan sona keyif alacakları bir müzik yelpazesi hazırlamaya dikkat ettik. Hatta seslendirdiğimiz eserlerden birisinde vokalli bir versiyon da var. Tofig Guliyev’in “Sene de Galmaz” eserinde bize sevgili ablam Bahar Sarıboğa eşlik etti.

-Müzik yolculuklarınızdan biraz bahsedebilir misiniz?

Utku Barış Andaç: Müzik eğitimine orta okul yıllarımda bağlama ile başladım. 2001 yılında ise Kocaeli Güzel Sanatlar Lisesi’nde kemanla tanıştım ve lisans, yüksek lisans evrelerini 2005 yılında girdiğim Marmara Üniversitesi Müzik Öğretmenliği bölümünde tamamladım. Öğrenciliğimden bu yana klasik, etnik, rock, popüler gibi farklı müzik türlerini içeren çeşitli gruplarla yurt içinde ve dışında onlarca konser performansı sergiledim ve onlarca albüm projesinin keman kayıtlarında yer aldım.

Ozan Sarıboğa: Müzik yolculuğuma 5 yaşlarında müzisyen babamın desteği ile vurmalı sazlar, bağlama ve sonrasında piyano eğitimi ile başladım. 2008 yılında Kayseri Güzel Sanatlar Lisesi’nden mezun oldum ve aynı dönemde İstanbul Teknik Üniversitesi Ses Tasarım Ve Kayıt Teknolojileri bölümüne kendimi ses mühendisliği alanında geliştirmek üzere devam ettim. Müzik eğitimim boyunca farklı birçok popüler müzik gruplarıyla ve sanatçılarla yurt içi ve yurt dışı konserlerinde performans yaptım ve ayrıca stüdyo çalışmalarında aranjör, ses mühendisi ve besteci olarak çalıştım. Halen stüdyomda profesyonel olarak film, reklam müzikleri çalışmalarım ve çeşitli sanatçılarla albüm, single çalışmalarım devam etmektedir.

-Azerbaycan’ın 100.Yıl dönümüne ithafen 2 Mayıs’ta konseriniz olacak; bu özel günden de söz edebilir misiniz?

Utku Barış Andaç: Aslında sadece bize özel bir konser olmayacak. Bu etkinliğe katılacak olan sevgili dinleyiciler içeriğinde Azerbaycanlı ve Türk bestecilerinin hem enstrümantal hem de şan eserlerinden oluşan karma bir konser izleyecekler. Azerbaycan Kültürünü Yayma ve Yaşatma Derneği bünyesinde, Marmara Üniversitesi Dr. Üzümcü Kültür Merkezi’nde yapılacak olan anma etkinlikleri kapsamında, Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetinin 100.yılı ve “Bir Millet İki Devlet” temalarına ithafen, bizimle beraber birçok akademisyen ve onların öğrencileri de sahne alacak.

-Albümünüzde yerelden evrensele doğru müziksel bir yolculuk söz konusu. Bu iki farklı boyutu tek bir potada eritmek için teknik ve duygusal bağlamda nelere özen gösterdiniz?

Ozan Sarıboğa: Azerbaycan halk şarkıları icra ve yorum bağlamında dünyada zorluk derecesi en yüksek müzikler arasındadır. Hem kullanılan çalgılar hem makamlar hem de ritmik özellikler açısından özgünlüğü su götürmez olan bu derin müziğin, üst düzey bir yetkinlik gerektirdiğini yaşayarak tecrübe ettik. Sadece piyano ve keman eşliğinde bu düzeyi yakalamak, hatta büyütmek için teknik bilgimizle beraber kalbimizi de ortaya koyduk diyebiliriz.

Utku Barış Andaç: Tabii ki tüm bunlarla birlikte ciddi bir literatür çalışması yaptık. Dünya çapında tanınmış birçok Azerbaycanlı sanatçının yorumlarını dinleyip analiz etmeden de bunu başarmamız mümkün olmazdı. Her bir eserin kaydına başlamadan önce günlerce nasıl bir üslupla yaklaşacağımız konusunda kafa yorduk. Özetle sonuna kadar özgün olmaya çalıştık.

-Günümüzde elektronik alt yapıya yaslanan müzikler revaçtayken,enstrümantal bir albüme imza atmak, sizi korkutmadı mı?

Ozan Sarıboğa: Sözlü müziğin çokça rağbet gördüğü bir dünyada, enstrümantal müzik yapmak ve bunu albüm projesine dönüştürmek kesinlikle cesaret istiyor. Ama müzik zaten her dilde konuşur. Hem Türkiye’de hem de dünyada bu türün takipçisi olan milyonlarca insan var. İşin en zor boyutu bu sistem içerisinde onlara ulaşmaya çalışmak. Açıkçası anlaşılamamaktan değil ulaşamamaktan ötürü endişeliyiz…

-Peki, müzik sizin için en anlam ifade ediyor, kendinizi müzikte nasıl tanımlıyorsunuz?

Utku Barış Andaç: Çocukluğumdan beri içinde müzik olan her şeyi tür ve tarz ayırmaksızın merakla dinlerim. Özellikle lise yıllarımda fark ettim ki bu tamamen bir seçim ve bir yaşam şekli. Hiç duymadığınız bir müziği tanımak ve içselleştirmek aynı bir insanı tanımak gibi zorlu bir süreç. Böylesine sonsuz bir müzik evreninde binlerce dostum varmış gibi hissediyorum ve onların arasında da bir kemancı olarak kendimi sempatik ve duygusal olarak tanımlıyorum.

Ozan Sarıboğa: Kendimi bildim bileli, müzik hayatımın hep en başında yer aldı. Çocukken dinlediğim müzikleri şuan dinlediğimde halen aynı heyecanı yaşıyorum. Elimden geldiğince müziği sürekli öğrenmeye, icra etmeye yeni gelişen teknolojiyi de yakından takip ederek, daha çok araştırarak kendimce müziğe ve müziğimize katkı sağlamaya çalışıyorum. Müzik benim için sonu olmayan canlı bir varlık gibi. Okyanustan da öte sonsuzlukta bir yerde ve benim en samimi dostum. Ondan daha öğrenecek ve onunla yapacak daha çok şey var.

‘Nabıcaz be Kamil!’ repliği için mahkeme kararını verdi

Pazartesi, 30 Nis 2018 yorum yok

“Gemide” filmiyle beraber ünlenerek birçok insanın diline dolanan, kupalara, tişörtlere basılan ”Nabıcaz be Kamil” repliğiyle ilgili davada karar verildi. Repliğin ticari amaçlı kullanıldığını iddia eden filmin yapımcısı Yeni Sinemacılık şirketi, Karga Müzik Yapım Tekstil şirketine açtığı davayı kaybetti.

Hürriyet’ten Özge Eğrikar’ın haberine göre, “Gemide” filmindeki ”Nabıcaz be Kamil” repliğini ticari amaçlı tişört, kupa gibi eşyalar üzerinde kullanılarak internette bu ürünlerin pazarladığını iddia eden filmin yapımcısı Yeni Sinemacılık şirketi, Karga Müzik Yapım Tekstil şirketine açtığı davayı kaybetti. “Nabıcaz be” ibaresinin Trakya bölgesinde halk tarafından kullanılan bir ibare olduğunu ve yanına bir isim eklenmesinin film sahibini hak ve eser sahibi yapmayacağını belirten mahkeme davayı reddetti.

İstanbul Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’ne 3 yıl önce açılan davada, “Gemide” filminin başrol oyuncusu Erkan Can’ın rol aldığı bir sahnede söylediği ”Nabıcaz be Kamil” repliği, kısa sürede filmi izleyen herkesin diline dolandı.

Filmin fragmanında dahi bu replik yer aldı. Repliğin halk tarafından çok beğenilmesi üzerine oyuncu Erkan Can’ın görüntüsü ile ”Nabıcaz be Kamil” repliği ticari amaçlı tişört ve kupalarda yerini aldı. İddiaya göre davalı Karga Müzik Yapım Tekstil şirketi de mağazalarda bu tişört ve kupaları pazarladı. Davaya konu eserin yasal haklarının kendisinde olduğunu iddia eden davacı yapım şirketi, izinsiz kullanım nedeniyle şimdilik bin liranın davalı Karga Müzik Yapım Tekstil şirketinden tahsilini istedi. Davalı şirket ise pazarladığı ürünlerde filmin adını ve filmden bir görsel kullanmadığını belirterek davanın reddini istedi.

Repliğin verdiği bir mesaj yok

Mahkeme dava dosyasını bilirkişiye gönderdi. Bilirkişi tişört ve kupalarda yer alan ”Nabıcaz be Kamil” yazılı Erkan Can’ın da görüntüsünün kullanıldığı tasarımın eser olmadığını, ”Nabıcaz be Kamil” ifadesinin sıradan bir soru kalıbı olduğunu, ifadenin eser niteliği taşımadığı yönünde görüş açıkladı. Üç yıldır süren davayı karara bağlayan mahkeme, bu repliğin bir eser olmadığını belirtti. ”Nabıcaz be” ibaresinin genelde Trakya bölgesinde halk tarafından kullanılan bir ibare olduğunu kararında açıklayan mahkeme, “Nabıcaz be” ibaresinin yanına bir isim eklenmesi, ibare üzerinde film sahibini hak sahibi yapmadığı gibi eser korumasından da faydalandırmaz. Zira ibarenin devamında filmi izleyenlerce bilindiği gibi argo ve küfür içeren sözler bulunmaktadır. İbarenin devamındaki sözlerin izleyiciye verdiği sanatsal, toplumsal bir mesaj olmadığı açıktır. Nabıcaz be Kamil ibaresi ile devamındaki argo sözcüklerin belirli bir felsefesi ve izleyiciye verdiği mesaj yoktur. Bu nedenle davanın reddine karar verildi” dedi

Categories: Genel Tags: , , , , , , ,