arşiv

yazılar buna göre etiketlendi; ‘açılış’

TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu: TOBB nasıl oluyor da

Cuma, 18 May 2018 yorum yok

TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu, TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun, TOBB’nin 74.Genel Kurulunda yaptığı konuşmada iş sağlığı ve güvenliği mevzuatının işveren lehine değiştirilmesini sağladıklarını ifade eden açıklamalasıyla ilgili açıklama yayımladı.

“TOBB nasıl oluyor da işçi haklarının kısıtlanmasını sağlayabiliyor?” denen açıklamada,kapitalist sistemin işçi haklarını kısıtladığı bir dönemde iktidar-sermaye işbirliğinin emek mücadelesine her alanda saldırısı devam etmekte olduğunun altı çizildi ve Başbakan Yıldırım işe TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu’na sorular yöneltildi.

TMMOB İstanbul İl Koordinasyonu Kurulu’nun açıklaması şöyle:

Kapitalist sistemin işçi haklarını kısıtladığı bir dönemde iktidar-sermaye işbirliğinin emek mücadelesine her alanda saldırısı devam etmektedir. TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu, TOBB’nin 74.Genel Kurulunda yaptığı konuşmada istihdam maliyetlerinin düşürülmesini ve iş sağlığı ve güvenliği mevzuatının işveren lehine değiştirilmesini sağladıklarından bahsederek “Büyük sıkıntı yaşadığımız bir başka alan, yargı sistemiydi. Özellikle iş mahkemelerindeki davalarda, işveren yüzde 99 haksız çıkıyordu. Bunu değiştirmek üzere, zorunlu arabuluculuk sisteminin uygulamaya alınmasını sağladık” açıklamasında bulundu.

Başbakan Binali Yıldırım da geçtiğimiz hafta düzenlenen 9. Uluslararası İş Sağlığı ve Güvenliği Kongresinin açılış konuşmasında “iş kazalarının yüzde 80-85 insan hatasından, insan unsurundan kaynaklandığını”, “iş cinayetlerinin ardından getirilen düzenlemelerde ipin ucunun kaçırıldığını” ve “Eldiven takmaz, baret giymez, güvertede çalışır kemer takmaz. Sürekli peşlerinden koşacaksın. Her an başında duracaksın” gibi cümlelerle iş cinayetlerinde suçun işçide olduğunu söylemekten çekinmemiştir.

Anlaşılan Başbakanın konuşmaları ile cesaretlenen, Rıfat Hisarcıklıoğlu, Başbakan ile aynı dili kullanarak işçi haklarının kısıtlanmasına yönelik çalışmalar yaptıkları ve başarılı olduklarını genel kurulda söyleyerek TOBB üyelerinden oy toplamaya çalışmıştır.

Hisarcıklıoğlu TOBB üyelerine sempatik görünmek ve seçim kazanmak için iş ve emek karşıtı mücadelelerini övünerek anlatırken AKP iktidarı da yaklaşan 24 Haziran seçimleri için seçim yatırımı yaparak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı İş Teftiş Kurulu Başkanlığı tarafından yapılan işyeri denetimlerini gerçekleştiren iş müfettişlerinin denetimlerini askıya alarak işçileri denetimsiz ortamlarda ölmeye terk etmiştir. Söz konusu denetimsizlik AKP iktidarının her seçim/referandum öncesi yaptığı bir uygulama olup oy kaybetmemek, sermayeye şirin gözükmek adına emekçilerin yaşam haklarını ellerinden almaktadır.

Tüm açıklamalarımızda belirttiğimiz gibi, AKP iktidarı 22 aylık OHAL sürecinde toplum hak ve özgürlükleri ile işçi hakları ve sendikal mücadeleleri kısıtlanmıştır. Hisarcıklıoğlu’nun da itiraf ettiği gibi AKP iktidarının çalışma yaşamına yönelik ele aldığı “Hedef Sıfır Kaza”, “Güvenli İskele”, “Güvenle Büyü Türkiye” gibi kampanyalar günü kurtarmayı dahi amaçlamadan göz boyamaya yöneliktir.

Başbakan Binali Yıldırım ve TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu’na soruyoruz;

  • 24 Haziran seçimleri nedeniyle askıya alınan işyeri denetimleri sürecinde kaç işçi yaşamını yitirdi?
  • Kamu kurumlarının bünyesinde ve taşeronlarında sigortasız işçi çalıştırmak, çocuk işçi çalıştırmak gibi uygulamalar mevcut mudur? TRT’nin setinde yaşanan iş kazasından sonra iş yeri denetimlerini 24 Haziran’a kadar yapmamaya devam edecek misiniz?
  • Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun Yönetim Kurulu Başkanı olduğu Eskihisar Şirketler Grubunda kaç iş kazası yaşanmıştır, Eskihisar Şirketler Grubunda İş Teftiş Kurulu Başkanlığı planlı ya da plansız hiç denetim yapmış mıdır?
  • TOBB Başkanı ve Eskihisar Şirketler Grubu yönetim kurulu başkanı olan Rıfat Hisarcıklıoğlu nasıl oluyor da işçi sendikalarının, emek – meslek örgütlerinin ve sivil toplum kuruluşlarının tüm baskılarına karşın işçi haklarının kısıtlanmasını sağlayabilmektedir?
  • Arabuluculuk faaliyetlerinin %90’nını oluşturan işçi-işveren uyuşmazlıklarında 19.411 kişinin hakkının gasp edilmesinin sorumlusu Hisarcıklıoğlu mudur?
  • 2016 yılında 24.284 denetim yapan İş Teftiş Kurulu Başkanlığı 2017 yılında denetimlerini %23 azaltarak 18.812 denetim yapmıştır ancak 2016 yılında en az 1970, 2017 yılında ise en az 2006 işçi yaşamını yitirdi. İş cinayetleri kontrolsüz bir şekilde artarken kamusal denetimler hangi amaç için azaltılmakta, askıya alınmaktadır?

Kurdeleyi erkekler kesti: ‘Dünyanın kadınlara özel ilk AVM’si’

Cuma, 11 May 2018 yorum yok

Dünyanın ilk kadın temalı AVM’si olduğu belirtilen Zeruj Port Zeytinburnu’nda açıldı. AVM’nin açılışında erkeklerin daha fazla olması dikkat çekti.

Açılışta konuşan AVM’nin yönetim kurulu başkanı Zehra Özkaymaz, “Bizlere inanıp, güvenip, 5 yıldır evlerinde küçük çapta üretim yaparak başladıkları bu yola çıkan kadın girişimciler olan sevgili arkadaşlarıma ve mağaza sahiplerine teşekkür ediyorum” dedi.

‘ERKEKLER DE GİREBİLİR’

AVM’nin Ortadoğu’nun göz bebeği olacağını iddia eden Özkaymaz, “Sosyal medyada bazı söylemler çıktı ‘İçeriye erkekler giremiyor mu acaba’ diye. Hayır, içeriye herkes davetli. Çoluk çocuk ailece keyifle vakit geçirebileceğiniz bir ortam kurguladık” diye konuştu.

Açılış konuşmasının ardından Kur’an-ı Kerim okundu ve kurdele kesildi. Açılışa gelenler daha sonra kadın mağazalarını içeren AVM’yi gezdi. Muhafazakar kadın modasını yansıtacağı kaydedilen AVM’de 126 mağaza yer alıyor. Mağazada 5 vakit ezan okunacak.

Erkekler 30 kadın öldürdü

Salı, 08 May 2018 yorum yok

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun Nisan 2018 raporuna göre, geçen ay erkekler 30 kadını öldürdü. Raporda, 30 kadından 10’unun kendi hayatlarına dair karar almak istediği için öldürüldüğü belirtildi.

Çarpıcı veriler

»Kadınların 11’i evli olduğu erkek, 6’sı birlikte olduğu erkek, 1’i imam nikahlı olduğu erkek, 2’si oğlu ve 2’si akrabası tarafından öldürüldü.

»Öldürülen kadınların 10’u 35-65 yaş arasındayken, 7’si 25-35 yaş arasındaydı. 6’sının yaşı tespit edilemedi.

»Bu ay kadınların 14’ü erkekler tarafından ateşli silah kullanılarak öldürüldü.

3 kadın yaşam mücadelesi veriyor

»Adana’da barda oturan 19 yaşındaki Dilek K., kimliği belirlenemeyen bir erkek ile tartışmaya başladı. Aynı kişi tarafından pompalı tüfekle saldırıya uğrayan Dilek K. ağır yaralandı, kaldırıldığı hastanede yaşam mücadelesi veriyor.

»Tekirdağ’da evli olduğu erkeğe boşanma davası açan Hediye B., hakkında 6 ay uzaklaştırma kararı bulunan aynı şahıs Eyüp B. tarafından delici aletle ağır yaralandı.

»Kayseri’de Sibel İ., ayrıldığı erkek Fuat Duygulu tarafından kesici aletle ağır yaralandı. Sibel İ.’nin hastanedeki tedavisi sürerken sanık Duygulu tutuklandı.

Cinsel şiddet sürüyor

2018 nisan ayında 15 kadına cinsel şiddet uygulandı. Kadınların 5’i tanımadığı erkek, 7’si öz babası, 2’si öğretmeni ve 1’i akrabası tarafından cinsel şiddete maruz kaldı.

»Adana’da 27 yaşındaki D.B, evli olduğu kişinin kardeşi tarafından evinde cinsel saldırıya uğradı. Sanık tutuklandı.

»İstanbul’da 19 yaşındaki üniversite öğrencisi L.M, bindiği otobüste durakta inmek istediği halde otobüs şoförü tarafından alıkonuldu, cinsel tacize uğradı. Şoför yakalandı.

Neden öldürüldüler?

Nisan ayında öldürülen kadınlardan 10’u kendi hayatına dair karar almak isterken öldürüldü; 10’unun ölüm nedeni cinayet şüphesi taşırken, 5’inin failinin neden öldürdüğü bilinmiyor. Ayrıca bu işlenen kadın cinayetlerinden 2’si, kadın boşanmak istediği için gerçekleşirken; kadınlardan 2’si ekonomik nedenlerle ve 1’i ayrılmak istediği için öldürüldü.

»Kadınlar yakınları tarafından öldürülmeye devam ediyor. Kadınların 11’i evli olduğu erkek, 6’sı birlikte olduğu erkek, 1’i imam nikahlı olduğu erkek, 2’si oğlu ve 2’si akrabası tarafından öldürüldü.

»Öldürülen kadınların 10’u 35-65 yaş arasındayken, 7’si 25-35 yaş arasındaydı. 6’sının yaşı tespit edilemedi.

»İstanbul’da D.H, boşanmak istediği için evli olduğu V.H. tarafından sokak ortasında ateşli silahla öldürüldü.

»Nevşehir’de yüksek lisans öğrencisi Kübra Y. ayrılmak istediği için, birlikte olduğu öğretim görevlisi Sadettin Baştürk tarafından öldürüldü.

6284, kadınları koruyor

Nisan ayında öldürülen kadınların 26’sının koruma kararının olup olmadığı tespit edilemezken; 4’ünün boşanma davası var.

Şiddet uygulayanlara uzaklaştırma gibi birçok yaptırımı düzenleyen; kadınlara maddi yardımdan kimlik değiştirmeye birçok hak tanıyan ve kadın örgütlerinin yıllarca süren mücadelesi sonucu yürürlüğe giren 6284, etkin uygulandığı takdirde kadınları koruyor.

6284 sayılı Koruma Kanunu etkin uygulansaydı 9 çocuk annesiz kalmayacaktı. Öldürülen kadınların 26’sının çocuğu olup olmadığı bilinmezken 4’ünün çocuğu bulunuyordu.

Bu ay kadınların 14’ü erkekler tarafından ateşli silah kullanılarak öldürüldü. Bu da silahlanmanın artmasının kadın cinayetlerindeki etkisini göstermektedir.

»Sivas’ta Fatma Yapmaz,boşanma davası açtığı için evli olduğu Ahmet Yapmaz tarafından av tüfeğiyle öldürüldü. Fail Ahmet Yapmaz, Fatma Yapmaz’ı öldürdükten sonra çocuklarını da yaraladı.

»Gaziantep’te 23 yaşındaki Sevda A., çalıştığı yerde birlikte olduğu erkek tarafından kesici aletle öldürüldü, fail hâlâ bulunamadı.

***

Çocuk istismarı devam ediyor

Çocuk istismarına dair basına yansıyan haberlerden sadece 51 çocuğun bu suça maruz kaldığına ulaşıldı. Ancak gerçek rakamlar bundan çok daha fazla olduğu düşünülüyor. 51 çocuktan 26’sı okulda, 10’u evde istismara uğradı.

»Aydın’da iki kız kardeşin iki yıl boyunca öz babaları 45 yaşındaki İsmail E. tarafından istismara uğradığı ortaya çıktı.

»Batman’da 3 çocuğun dayı ve amcaları tarafından istismara uğradıkları ortaya çıktı, savcılık yayın yasağı getirdi.

»İstanbul Sarıyer’de 15 kız öğrenciye istismarda bulunan sınıf öğretmeni S.K tutuklandı.

***

Kadınlar ayrımcılığa tabi tutuluyor

Kadın Muhasebeciler Derneği, 5 Mayıs 2018 tarihinde konferans düzenledi. İstanbul Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki Marmara Üniversitesi Mezunları Derneği Lokali’nde yapılan toplantının konusu “Kadının Dünü Bugünü ve Cumhuriyet’in kadına getirdikleri”ydi. Açılış konuşmasını Kadın Muhasebeciler Derneği Başkanı Gülüzar Özev’in yaptığı konferansta kadınların mesleki ve kadın olmaktan kaynaklı sorunları anlatıldı. Konuşmacılar Şair Berrin Taş, İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi, Türk Hukukçu Kadınlar Derneği Başkanı Avukat Süreyya Özkan, Eğitim Sen 3 No.lu Eğitim Sekreteri Öğretmen Meral Gülşen‘di.

Konferansta kadınların geçmişten bu yana ayrımcılığa tabi tutulduğu ezildiği, günümüzde ise kadın cinayetlerinin arttığı üzerine yorumlarda bulunuldu.

Bu gidişata dur demek için her kadının sorumlu hareket etmesi gerektiği vurgulandı. Okula giden kız çocukları sayısında düşme yaşandığı söylendi. Yeni hazırlanan Medeni Kanun tasarısında daha çok kadınları ilgilendiren nafaka hakkının beş yıllık sürede kaldırılması düşünüldüğü ileri sürüldü.

İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası Yönetim Kurulu Üyesi Cemile Kuzu’nun ve diğer aydın ve STK önderlerinin yer aldığı toplantıda, serbest kürsü gerçekleşti. Serbest kürsüde (İstanbul) Kadın Muhasebeciler Derneği’nin ev sahipliğinde, İzmir’den, Bursa’dan, Edirne’den, Doğu Beyazıt’tan, Eskişehir’den ve diğer illerden gelen kadın muhasebeciler sorunlarını tartıştılar, görüşlerini bildirdiler.

Kadınlar; mesleğin giderek yapılamaz hale geldiğini, bir yandan angaryalar artarken diğer yandan mükellefin ücretleri vermediğini, kadınlar olarak hem evde hem de işte olmak üzere iki defa yorulduklarını, onca çalışmaya karşılık söz hakkı ve yönetim hakkı verilmediğini anlattılar. Ülke sorunlarının hem mesleğe hem de kadınlara yansıdığının bilincinde olunması gerektiğini kaydettiler. Sorunların çözüm süreçleri noktasında ortak çalışmalar yapılması gerektiğini söylediler.

***

Adana’da kadına şiddet

Adana’da arkadaşından şiddet gören kadın hastaneye kaldırıldı. Merkez Seyhan ilçesinde bir evden kadın çığlığı geldiğini duyan vatandaşlar, polise haber verdi.

Olay yerine gelen ekipler, yaptıkları incelemede evdeki Fatma Beyza A’nın (21) evde bulunan bir erkek tarafından darbedildiğini belirledi.

Kadın, 112 Acil Servis ekiplerince Seyhan Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Polis, evde bulunan ve kadının arkadaşı olduğu belirtilen B.H’yi gözaltına aldı.

‘Bahar ve Şiir Festivali’ 11-13 Mayıs’ta Beşiktaş’ta

Pazar, 06 May 2018 yorum yok

Beşiktaş Belediyesi’nin düzenlediği “Bahar ve Şiir Festivali”nin üçüncüsü 11-13 Mayıs 2018 tarihleri arasında Beşiktaş’ta gerçekleşiyor. Festivale yurtdışından ve Türkiye’den yedişer şair katılıyor.

Program şöyle:

III. ULUSLARARASI BAHAR VE ŞİİR FESTİVALİ
11 Mayıs – 13 Mayıs 2018

Beşiktaş Belediyesi’nin düzenlediği “Bahar ve Şiir Festivali”nin üçüncüsü 11-13 Mayıs 2018 tarihleri arasında Beşiktaş’ta gerçekleşiyor. Festivale yurtdışından ve Türkiye’den yedişer şair katılıyor.

11 Mayıs 2018, Cuma

15:00-17:00 Tevfik Fikret anma toplantısı – Galatasaraylılar Derneği

Konuşmacılar:
Prof. Dr. Ion Deaconescu, Prof. Dr. Kemal Özmen ve Prof. Dr. Ataol Behramoğlu

19:00-21:00 Açılış ve şiir dinletisi “Abbasağa Parkı”

Açılış konuşmaları:
Ataol Behramoğlu-Festival Yönetmeni
Tahir Doğaç-Beşiktaş Belediye Başkan Vekili

Müzik:
Tayyar Seskır-Beste Keleş-Ece Karagüllü

Şiir:
Ion Deaconescu, Deniz Durukan, Jeton Kelmendi, Rati Saxena, İhsan Tevfik, Christopher Okemwa, Mehmet Said Aydın, Laura Garavaglia, Yaşar Miraç, Metin Kaygalak, Dmytro Tchystiak, Mehmet Altun, Mina Gligorić

12 Mayıs 2018, Cumartesi

15:00-17:00 “Şairler Parkı”

Müzik:
Haluk Çetin (Gitar-Vokal), Selçuk Korku (Piyano), Selen Korku (Vokal)

Şiir:
Metin Kaygalak, Mehmet Said Aydın, Mehmet Altun, Deniz Durukan, Dmytro Tchystiak, Jeton Kelmendi, Rati Saxena, Christopher Okemwa

13 Mayıs 2018, Pazar

19:00-21:00 Kapanış ve şiir dinletisi “Akatlar Kültür Merkezi”
“Anne ve şiir”

Kapanış konuşması:
Ataol Behramoğlu-Festival Yönetmeni
Tahir Doğaç-Beşiktaş Belediye Başkan Vekili

Müzik:
Tres Ensemble
Lerna Baloğlu Akbulut (Mezzosoprano), Haluk Onat Akbulut (Gitar), Işıl Giray (Piyano)

Şiir:
Yaşar Miraç, Jeton Kelmendi, Rati Saxena, Deniz Durukan, Selahattin Yolgiden, Christopher Okemwa, Laura Garavaglia, Dmytro Tchystiak, Mina Gligorić, Ion Deaconescu

İktidarın sopasına dönen RTÜK’ün başkanı TRT’deki eşitsizliği

Salı, 01 May 2018 yorum yok

BirGün ANKARA

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı Prof. Dr. İlhan Yerlikaya, seçimlerle ilgili medyaya sorumluluklar düştüğünü, basının objektif bir şekilde olanları aktarması gerektiğini söyledi. Başında bulunduğu RTÜK’ün “iktidarın sopası”na dönüştüğünü unutan Yerlikaya, “Çünkü halkın bilgi edinme, liderlerin ne söylediğini bilme ve ona göre de karar verme hakkı var. Türkiye’de Allah’a şükür medyamız çoğulcu bir yapıda. Avrupa’da bile bu kadar çoğulcu yapı yok. Ülkemizde bin 700 tane yayın yapan radyo, televizyon var. Bunlar değişik mecralarda yayın yapmakta.. Yani çok az oy oranı olan partinin bile neredeyse kendisini anlatabileceği organlar var. Dolayısıyla liderler kendisini çok rahat ifade edebilecekler” iddiasında bulundu.

Yerlikaya’nın, medyanın “objetif” bir şekilde olanları aktarması gerektiğini savunması, 16 Nisan Referandumu başta olmak üzere bugüne kadar AKP döneminde yapılan seçimlerdeki eşitsizlikleri hatırlattı.

Evet’e 28 saat, Hayır’a 1.5 saat
16 Nisan 2017 yılında gerçekleşen Anayasa Referandumu’nda eşit propaganda zorunluluğuna karşı devletin yayın organı TRT, ‘Evet’ için 28 saat, ‘Hayır’ içinse sadece 1.5 saat ayırdı. Devlet televizyonunun bu yanlı yayın politikası RTÜK tarafından hazırlanan raporda da yer aldı.

RTÜK uzmanları tarafından TRT Haber’in 2 Mart -15 Mart 2017 tarihleri arası haber bültenleri, miting, canlı yayın, açılış, toplantı ve röportajlarla, “söz programı” olarak isimlendirilen tartışma ve görüş açıklama programları incelenerek hazırlanan raporda çarpıcı bilgilere yer verildi.

Miting, canlı yayın, açılış töreni, toplantı ve röportajlarda ise 13 saat 30 dakika ile ‘Evet’, 1 saat 30 dakika ile de ‘Hayır’ haberlerine yer verildi. Buna karşın da uzmanlar, “Evet görüşünü temsil eden siyasi parti temsilcilerine daha fazla yer verilmekle birlikte ‘Hayır’ görüşünü temsil eden siyasi parti temsilcilerine de muhtelif sürelerde yer verildiği tespit edilmiştir. Dolayısıyla seçim süreci açısından iki farklı görüş arasında asgari fırsat eşitliği sağlandığı değerlendirilmiştir” dedi.

İncelemelerde, haber bültenlerinde AKP, MHP ve ‘Evet’ haberlerine toplamda 35 dakika 19 saniye, CHP ve ‘Hayır’ haberlerine 9 dakika 30 saniye süreyle yer verildiği tespit edildi..

CHP ve HDP’ye “Sıfır”
Uzmanlar, söz programlarında AKP, MHP ve ‘Evet’e 2 saat 1 dakika, CHP ile HDP’ye ise hiç yer verilmediğini belirledi. Uzmanlar, bu programlarla ilgili “TRT Haber’in, ‘Tarafsızlık, gerçeklik, doğruluk ilkelerine uygun davranmakla yükümlü radyo ve televizyon kuruluşları ile yazılı, sözlü ve görsel basının, tek yönlü, taraf tutan yayınlar yapamayacaklarına, bu kuruluşların yayınlarında demokratik kurallar çerçevesinde adaylar arasında fırsat eşitliği sağlamak zorunda olduklarına’ ilişkin hükmünü ihlal ettiği değerlendirilmiştir” görüşünü dile getirdi.

Erdoğan’a 12 saat 32 dakika
Cumhurbaşkanı Erdoğan da canlı yayın ve mitinglerle 12 saat 32 dakika TRT ekranlarında göründü. Buna karşın ise CHP dahil muhalefet partilerinin liderlerine ayrılan süre oldukça sınırlı kaldı.

‘Kadın yazarların çeşitliliğine her zamankinden çok ihtiyacımız

Pazartesi, 30 Nis 2018 yorum yok

Türkiye’nin ilk “Kadın Yazısı” festivali 6-8 Mart tarihleri arasında yapıldı. Yazın alanının kadınları bir araya geldi ve hem yazın dünyasındaki kadın temsilini, hem kendi yazın ve yaşam deneyimlerini hem de temel sorunlarını tartıştılar. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Kadın Eserleri Kütüphanesi’nin işbirliğiyle düzenlenen buluşmanın ortaklarından biri de İsveç Başkonsolosluğu’ydu. Bu nedenle İstanbul’da düzenlenen festivalin yabancı konukları da vardı. Ayrıca atölye çalışmaları yapıldı, sanat performansları sergilendi.

MSGSÜ Kadın Araştırmaları ve Uygulama Merkezi’nden Seran Demiral, Sevcan Tiftik, Sevdagül Kasap, Sibel Yardımcı; İsveç Başkonsolosluğu Kültür Ataşesi Suzi Erşahin ve yazar Simla Sunay, Kültür Servisi’nden Aslı Uluşahin’insorularınıyanıtladı.

“Sizce kadın yazını adına, sadece bu alana özel bir buluşma yapmak neden gerekliydi?” sorusunu Sibel Yardımcı, “Toplumsal kutuplaşmanın gittikçe derinleştiği bu dünyada, kadın edebiyatına, kadın yazarların (bu kategoriyi nasıl algılarsak algılayalım) sınırsız çeşitliliğini yansıtan bir biçimde odaklanmaya her zamankinden çok ihtiyacımız var” diyerek projenin amaçlarını şöyle anlattı:

“Türkiye ve İsveç’teki ‘kadın’ yazarların geçmişten günümüze uzanan sınırsız yaratıcılığını ve çeşitliliğini kutlamaktı. Aynı zamanda her iki ülkenin tanınmış veya adı yeni duyulmakta olan yazarlarını teşvik etmeyi, bu sıra dışı yetenekleri tanıtmak için nadir bulunan bir fırsat sağlamayı ve Türkiyeli okurların çağdaş İsveç edebiyatını daha yakından tanımalarını, daha iyi anlamalarını da amaçladık. Bu bağlamda kadınlara karşı ayrımcılığa ilişkin tartışmaların yapılabileceği bir forum oluşturmak ve bir yandan da ifade özgürlüğünü güçlendiren bir zemin yaratmayı da amaçladık.”

Röportajın tamamı şöyle:

En başta festivalin içerini hatırlayalım mı?

Sevcan Tiftik – Sevdagül Kasap: Festivalde öyküden şiire, şiirden romana hatta grafik romana, performanslara, edebiyat tarihindeki yazan kadınlara değinilirken; yüze yakın katılımcı, dinleyicilerin de sorularıyla birlikte yazıyı, dili, toplumsal cinsiyeti, cinsiyetlendirmeyi, tahakküm mekanizmalarını yayın ve akademi gibi dinamikler içerisinde ele aldı.

Festivalin açılış oturumunda, hakkında pek fazla bilgiye sahip olmadığımız İsveç feminizm tarihi paralelindeki çağdaş İsveç yazınına dair Hanna Hallgren’in sunumu, İsveç’teki “kadın” yazarların çeşitliliğiyle edebiyat tarihine giriş niteliğindeydi. Ertesi gün Senem Timuroğlu’nun Suat Derviş Edebiyatı oturumunda feminizm üzerine söyledikleri Hanna Hallgren’in dikkat çektikleriyle örtüşürken Suat Derviş edebiyatı hakkında söylenebilecek yeni şeylerin olması, edebiyat tarihindeki kadın yazarların izgesini gösterdi. Böylece edebiyattaki kadın yazısının feminizmin tarihsel süreçleriyle birlikte konuşulmasının önemi sergilendi.

Kadın Yazısı’nda onbir panel, yedi okuma söyleşi, iki yuvarlak masa, üç forum, üç atölye, bir yürüyüş, üç performans ve bir sergi, beş farklı mekânda gerçekleşti. Etkinlikler Fındıklı’dan Balat’a, Beyoğlu’na ve Bomonti’ye uzanırken, yemek ve çay molalarına Kadın Kadına Mülteci Mutfağı’nın lezzetleri eşlik etti. İki ülkedeki “kadın” yazarların geçmişten günümüze uzanan sınırsız yaratıcılığını ve çeşitliliğini kutlama, festivalin ana hedefiydi. Ayrıca hem tanınmış hem de adı yeni duyulmuş yazar ve şairleri bir araya getirmek, çağdaş İsveç edebiyatının Türkiye’de kısmen de olsa tanınmasını sağlamak, katılımcı ve dinleyici etkileşiminde karşılıklı tartışmalar sürdürmek ve üstü örtülen pek çok konu hakkında bir şeyler söylemeye alan yaratmak Kadın Yazısı’nın amaçları arasındaydı. Festival süresince bunların büyük ölçüde gerçekleştiğini hissederken, festival sonrasındaki dönüşler de amaçlarımızın gerçekleştiği yönündeki inancı artırdı.

Kadın Yazısı Festivali etrafında toplanan katılımcıların deneyim, birikim ve fikirleriyle bir mücadele alanı olarak edebiyatın kadınlıkla birlikte sıkıştırıldığı o kategorilerin içine sığmadığının altı çizildi. Toplumsal cinsiyet üretimi ve rollerin edebiyat içindeki dönüşümü farklı türler ve biçimler üzerinden ele alındı.

İfade özgürlüğünü güçlendiren bir zemin

Sizce kadın yazını adına, sadece bu alana özel bir buluşma yapmak neden gerekliydi?

Sibel Yardımcı: Margaret Atwood şöyle der: “Hiçbir kadın yazar sırf kadın olduğu için göz ardı edilmek ve değersiz görülmek istemez; fakat pek azı yalnızca toplumsal cinsiyetiyle tanımlanmak ya da bu cinsiyete olan bağlılığıyla kısıtlanmak ister.” Öte yandan, kadın yazarların kısıtlı kamusal görünürlüğü ve kadın yazarlara basmakalıp roller atfedilmesi, hem İsveç’te hem de Türkiye’de süregelen bir meseledir. Edebiyat kadın ve erkek yazarların eşit konumlara eriştiği bir alan olsa da; kadınların yazdıkları yine de sıkça değersiz görülmekte, bu şekilde sınıflandırılmakta ya da önemsizleştirilmektedir. Toplumsal kutuplaşmanın gittikçe derinleştiği bu dünyada, kadın edebiyatına, kadın yazarların (bu kategoriyi nasıl algılarsak algılayalım) sınırsız çeşitliliğini yansıtan bir biçimde odaklanmaya her zamankinden çok ihtiyacımız var.

Bu ilk adım, İstanbul İsveç Başkonsolosluğu’nun MSGSÜ Kadın Araştırmaları ve Uygulama Merkezi işbirliğiyle başlattığı, uzun vadede yıllık bir etkinliğe ve çok yönlü bir işbirliğine dönüşmesi, kadın yazarlarla sınırlar ötesi bir ağ oluşturması amaçlanan bir girişimdi.

Ana hedefimiz, Türkiye ve İsveç’teki ‘kadın’ yazarların geçmişten günümüze uzanan sınırsız yaratıcılığını ve çeşitliliğini kutlamaktı. Aynı zamanda her iki ülkenin tanınmış veya adı yeni duyulmakta olan yazarlarını teşvik etmeyi, bu sıra dışı yetenekleri tanıtmak için nadir bulunan bir fırsat sağlamayı ve Türkiyeli okurların çağdaş İsveç edebiyatını daha yakından tanımalarını, daha iyi anlamalarını da amaçladık. Bu bağlamda kadınlara karşı ayrımcılığa ilişkin tartışmaların yapılabileceği bir forum oluşturmak ve bir yandan da ifade özgürlüğünü güçlendiren bir zemin yaratmayı da amaçladık.

Kadın yazar ya da yazar olmak

Şimdi festival sonunda değerlendirirsek, yapılan etkinliklerle, bu temel meseleye / soruya nasıl yanıtlar bulundu? Buluşmalar sırasında bunun da temelde bir ayrışmayı beraberinde getirdiği yönünde eleştiriler aldınız mı?

Simla Sunay: Kadın yazını ile kadın yazısını ayırmamız gerekiyor öncelikle. Kadın yazını ayrımcılığa daha açık bir kavram, edebiyata bir cinsiyet atfetmek, ayrımcılıktan mustaripken yeni bir ayrımcılığa olanak tanımak istemiyoruz. Biz bu yüzden Kadın Yazısı başlığı altında, kadınlar tarafından üretilmiş yazıyı bizzat bu üreticilerin kendi ağızlarından dinlemek istedik. Kürsüler onlara açılsın… Edebiyat zamana tanıklık ediyorsa, kadın hareketi nasıl varsa, kadın hakları nasıl ki eksikliyse bunun edebiyata yansımaması düşünülemez. Bu bir gerçeklik. Bu gerçekliliğin içinde edebiyat nasıl şekilleniyor, bir tanıklık sunabiliyor mu, dile nasıl yansıyor, erkek merkezli dili kadın nasıl dönüştürüyor, cinsiyetsiz bir dili hangi hamlelerle arıyor, arıyor mu bunları tartışmak istedik.

Kadın yazısına özel bir ayrışma var mı sorusuna, bu sorudan çok yorgun düşmüş olduklarını anladığımız kadın yazarlarımızdan, kadın yazını yoktur diyenlerden bile yanıt geldi. Kendini kadın yazar olarak değil yazar olarak tanımlayan Oya Baydar bile, kadınlar kadınları da erkekleri de iyi anlatıyor ama erkekler kadınları o kadar iyi anlatamıyor, dedi. Kadınların öyküde daha başarılı ama roman kurgusunda mühendislik becerileri gelişmiş olmadığı için öyküye oranla daha geri olduklarını söyledi. Kadın yazarların daha çok duyu ile kalemi ellerine aldıklarını ifade etti. Konuşmacıların hemen hepsi dilin eril olduğunu, kadınların bu eril dilde yazarken daha en başta zorlu bir mücadeleye girdiklerini söylediler.

Türkiyeli kadın yazarların kadın yazar olarak ötelenmelerinden, bireysel edebiyatlarına hep kadın oluşları üzerinden yaklaşılmasından bitkin düştüklerini fark ettik. Bu bitkinlik yeni bir tartışma doğuruyor. Bu bağlamda, tam olarak iki farklı tanımlamadan söz edebiliriz. Kendine kadın yazar diyenler ve kendine yazar diyenler. Bazı akademik sunumlarsa ortaya koydu ki kadın yazısı kurgusal, biçimsel ve içeriksel anlamda farklı ve cinsiyete özgü birtakım ortaklıklar taşıyabiliyor. Örneğin, Sevim Burak, Leylâ Erbil, Sevgi Soysal’da gördüğümüz; dilsel deneyler, yazım kurallarına baş kaldırma, parçalı anlatım, bilinçli dağınık kurgu, başkalaşan ve sürekli dönüşmek isteyen karakterler, ataerkil simgeleri yıkmak için şeye şey deme eylemindeki anlatım, yeni sözcük türetimleri, doğayı işleyiş biçimleri sayılabilir.

Benim festivalin sonunda edindiğim gözlemse, kadın yazarların kadın sorunları kadar toplumsal meselelerin tümüne de çok duyarlı oldukları ve bunun sonucunda, panoramik bir bakışın içinde kadınlık meselesini görmezden gelmedikleri gibi yazı üretimlerinde kendi cinsiyetlerine takılı kalmadıkları, ikili cinsiyet sisteminden taşan karakterleri de pekâlâ yazmış ve yazıyor oldukları yönünde. Feminizmin sosyalizm veya ekoloji gibi pek çok kavrama eklemlenerek, bir canlı organizma gibi, insana ve doğaya dair ne haksızlık varsa onunla bütünleşerek direnişi asla tek bir odakta bırakmaması da buna paralel kanımca. Dolayısıyla kadın yazar olmanın bütün haksızlıklara gözlerini açmak gibi ortak bir eylemi var ve bu erkek edebiyattan kolayca ayrışabiliyor.

cins.jpeg

‘Coğrafya dili belirliyor’

Yurtdışından konuklarınız vard�� ve onlar sunumlarıyla ayrı pencereler açtılar. Sorunlarımız ne kadar evrensel? Buraya ilişkin temel sorunlarımız neler olarak görülüyor?

Seran Demiral: İsveçli konuklarımız arasında Marjaneh Bakhtiari, İran kökenli bir yazar oluşuyla bizim için özellikle dikkat çeken bir isimdi. Henüz çocuk yaştayken ailesiyle İsveç’e göç etmiş olan Bakhtiari, kendisini iki dilli tanımlayıp her iki ülkeye ait hissettiğini belirtse de, İsveç’te yetişmiş ve İsveççe yazan bir yazar. Katılmış olduğu forum formatındaki etkinliğin başlığı “Peki kendine ait odanın dışında neler oluyor?” idi ve bu forumda Ayşe Düzkan ile birlikte kadın yazınının yaşanılan coğrafya, bu coğrafyadaki politik atmosferin yazılan metinlere etkisi gibi konular çerçevesinde bir tartışma açtılar.

Genellikle aileler, aile ilişkilerini kaleme alan yazar, son romanında İranlı kadınların yaşamına değindiğini ancak anlattığı hikâyenin İsveççe dilinde İsveçli kadınlara ne kadar temas ettiğini, Ortadoğu arkaplanına yaslanan ve gerçeklikten beslenen bir kurgunun Kuzey Avrupalı bir yaşamın içinde var olan bireyler tarafından nasıl yorumlandığını kestiremediğinden bahsetti. Dolayısıyla farklı coğrafya ve kültürlerin ürettiğimiz edebiyat eserleri üzerindeki etkisi; bu eserleri oluştururken maruz kaldığımız politik ve sosyal gündemler ve ürettiklerimizin gündelik yaşamımıza yeniden nasıl tezahür ettiği konusundaki ayrımlar üzerinde durduk.

Bilhassa Düzkan’ın Türkiyeli feministlerin “işveli, cilveli olma” gerekçesiyle tacize maruz kaldıkları birtakım olayları Avrupalı feministlere açıklamaya çalışırken “işve”nin karşılığını bulamadıklarından bahsetmesinden hareketle, aslında dilin nasıl yetersiz kaldığı, dahası, dilin tamamıyla kültür ve coğrafyadan türeyip, yaşam biçimlerimizi değiştirmedikçe dilde yenilik yapmamızın imkansız olduğu meselelerini yeniden ele almış olduk.

Öte yandan, konu içinde bulunduğumuz sansür ve zaman zaman uygulamak durumunda kaldığımız, çoğu defa ise fark etmeden yaptığımız oto-sansür meselesine geldiğindeyse, sınırlar ve dillerden bağımsız ortaklaştığımız sorunlar olduğunu, yazık ki gördük.

Akabinde bir başka oturumda çocuk ve gençlik edebiyatı üzerine yaptığımız tartışmalarda İsveçli konuklarımızdan Sassa Buregren, yine bize bulunduğu konumda hâlâ çeşitli alanlarda ve başka biçimlerde mücadeleyi sürdürmeleri gereğinden bahsetti. Çocuk edebiyatı eserlerinde işlenmeye çalışılan kimi konuların İsveç gibi bize kıyasla ileri adımlar atmış toplumlarda dahi “sakıncalı” görüldüğünü ve sınırları aşmak için yaratmak zorunda olduğumuz yöntemlerin bütün toplumlarda geçerli ve gerekli olduğunun altını çizdi.

Özetle, hemen her sohbetimizde, İsveçliler Türkiye’deki üretim süreçleriyle aralarındaki benzerliği yeniden öğrenip üzerine fikir üretirken, bizler kendi yaşadığımız coğrafya dışında da “özgürlüklerin sınırsızlığı” yanılsamasıyla yeniden yüzleştik. Keza kadınların dili kendilerine ait yorumlamalarıyla, farklı biçimleriyle yeniden yorumlaması gerekliliği ve bilhassa sansür mekanizmaları karşısında başka alternatifler üretmemiz meselesinin evrenselliği açıkça ortaya çıktı, diyebiliriz.

Açılış günü Hanna Halgren’in İsveç edebiyatının tarihsel seyrini feminist hareketlerin tarihiyle paralel anlatışı yine aslında tarihsel olarak aynı sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu ve üretilen edebiyat eserlerindeki dönemsel benzerlikleri gözler önüne seren bir sunum niteliğindeydi. Sadece edebiyat değil, kadın sanatının diğer alanlarında da feminist hareketin belirleyici etkisini, grafik roman sanatçısı Karolina Bang’ın sunumuyla deneyimledik. İsveçli kadın çizerlerin oluşturduğu oluşum, ürettikleri eserler bağlamında yaptığı sunumuyla bizi bilgilendiren Bang, aslında kadın sanatçıların birlikteliğiyle, bir arada üretmeleri ve kolektif bilincin yeniliklere kapı açma olanağıyla sanatsal özgürleşme imkanına değindi bir ölçüde.

Annelik, hamilelik, doğurganlık gibi meselelere bilimkurgu türü özelinde tekrar değindiğimizde ise, Jessica Schiefauer neden bilimkurguya yöneldiği sorusunu açıklığa kavuştururken, kendi hamilelik deneyiminden ve kadınlarla erkekler arası eşitliğin imkânı açısından alternatif edebiyat türlerinin öneminden bahsetti. 1970’lerden bugüne süregelen toplumsal cinsiyet tartışmalarının, 2000 sonrası dünyada farklı konu ve kavramlarla ele alındığında dahi hala nasıl ortaklaştığını aslında bedenlerimiz, cinsiyetlerimiz ve cinselliğimiz üzerinden tekrar okuma fırsatımız oldu böylece. Türkiye ve İsveç’te edebiyat, şiir, görsel sanatlar gibi alanlarda sahip olunan deneyimin karşılıklı olarak ele alınıp tartışılması, kadının toplumlardaki konumuna dair sürdürülmesi gerekli olan mücadelenin ortaklığı ve bilhassa sansüre karşı alınacak tavır ve yaratılacak alternatifler açısından son derece kıymetliydi. Bizim öngördüğümüz ve tartışmaya değer bulduğumuz konuların İsveç özelinde karşılığı olduğunu görmemiz, yaptığımız etkinliğin uluslararası boyutunun anlamını ortaya koydu. Dileriz ki, daha farklı olduğu düşünülen ülkelerle kurulacak yeni işbirlikleri, sorunlarımızı yeniden tartışma ve çözüm arayışımızda bize yeni olanaklar sunar.

‘Türkiyeli yazarların sınırlamaları var’

Yurtdışından gelen konuklar nasıl duygularla ayrıldılar? Buraya ilişkin izlenimleri nedir?

Suzi Erşahin: Farklı ülkelerden sanatçılar, yazarlar bir araya toplandıklarında daima karşılıklı bir ilgi ve daha fazlasına talep oluşur. İsveçli yazarların Kadın Yazısı programına katılmaktan ziyadesiyle memnun olduklarını söyleyebilirim. Onlar açısından, kadın yazarların önemini vurgulayarak, onları odağa koyarak festivali bir bütün olarak desteklemek önemli bir tutumdu. Hiçbiri yalnızca kadın yazarların bulunmasını bir sorun olarak görmedi, aksine birbirlerini desteklemeleri çok sahici izlenim ve ilgi yarattı.

İsveçli yazarlar için yeni Türk yazarlarla buluşmak ve ayrıca çeviri meselesinin önemi ve çevirmenler olmaksızın bir boşluk, bir uçurum oluşacağı idraki, elbette ilginç oldu. Sanırım hepsi yeniden davet edilmekten, Türk yazarlarla daha yakın ilişkiler kurmaktan ve okumalar yapmaktan memnuniyet duyacaktır, kimileri açısından bu karşılaşma biraz fazla kısa olmuş olabilir.

Bazı İsveçli yazarlar bazı Türk yazarlarla biraz daha derinlikli görüşmeler yapma olanağı buldu ki bu da daha verimli sonuçlar doğurdu. Ayrıca güvenlik, destek ve özgürlük meseleleri gibi kimi konulardaki tartışmaların, tıpkı toplumlarımızın farklı olması gibi farklı olduğu anlaşıldı. İsveçli grubun herhangi bir mesele hakkında yazmak konusunda hakikaten herhangi bir sıkıntısı yokken, Türkiye’de yazarlar için yazılacak meseleler anlamında daha fazla sınırlamalar olduğunu anladılar. Ayrıca, bu tür buluşmaların birbirlerinin hikâyelerini birbirlerinin ülkelerini yaratıcı bir biçimde anlamak konusundaki eksiklikleri gidermekte ne denli önemli olduğunu vurguladılar, bunu kitaplar aracılığıyla yaparsınız, fakat bu tür festivaller insanları birbirine yaklaştıran sohbetlere imkân veriyor. Ve elbette atölye çalışmalarıyla bu daha da netleşti. İstanbul’daki İsveç Araştırma Enstitüsü’yle işbirliği halinde İsveçli yazarlar için Türkiye’de zaman geçirmelerine ve çalışmalarına olanak veren yeni çalışma imkânları oluşturulmasıyla, İsveçli yazarlar hevesle geri gelecek ve Türk edebiyat dünyasıyla daha fazla temas kuracaklardır. Ayrıca hepsi 2019 yılında Kadın Yazısı’nın tekrarlanacağını umuyorlar ve tamamı birlikte çalıştıkları Türk yazarlarla temas halinde olacaklardır.

atolye.jpg

Dünyanın her yerinde ‘sınırları aşmak’

Atölye çalışmalarından da bahsedelim, çünkü orada katılımcılar birlikte üretme imkânına sahip oldular. Neler yaşandı?

Seran Demiral: “’Tuhaf’ Çocuk Öyküleri” (Peculiar Children’s Stories) ile iki ayrı aşamada kurguladığımız “Grafik Roman” I/II (Graphic Novel I/II) atölyelerini gerçekleştirdik. Dördüncü atölyemiz ise Cins Adımlar’ın düzenlediği “Toplumsal Cinsiyet ve Hafıza Yürüyüşleri”nden birisi olarak Balat sokaklarında gerçekleşti.

Profesyonel isimlerle, yani kitaplarını yayınlatmış yazarlar ya da sektörde faaliyet gösteren editör ve çevirmenlerle, yazma deneyimlerini geliştirmek isteyen yazar adaylarını “’Tuhaf’ Çocuk Öyküleri” atölyesiyle buluştururken; “Grafik Roman” atölye çalışmalarında çizim ve illüstrasyona eğilim gösteren genç arkadaşlarla hâlihazırda dergilerde çalışmaları yayımlanan karikatüristleri, çocuk kitapları resimleyen sanatçıları, öykücü ve yazarları bir araya getirme fırsatımız oldu.

“Küçük Feministin Kitabı” eseriyle yakından tanıdığımız Sassa Buregren, “Çocuk ve Gençlik Edebiyatında Toplumsal Cinsiyet” oturumunu planlamaya başladığımız andan itibaren İsveç’ten davet etmeyi arzu ettiğimiz yazarların başında geliyordu. Davetimizi sevinçle kabul ettikten sonra kendisine aynı zamanda “’Tuhaf’ Çocuk Öyküleri” atölyesinin yürütücülüğünü üstlenmesini teklif ettik. Bu teklifimizi de heyecanla karşılamakla kalmadı, aynı zamanda daha renkli, enerjik, keyifli olacağı düşüncesiyle atölyeyi, içerik konusunda kafa yormuş benceğizle yürütmeyi önerdi. Benim için hakikaten bir onurdu.

Sassa Buregren atölyenin girişinde bizlerle İsveç’ten toplumsal cinsiyete değinen, cinsiyetin sınırlarının ötesindeki çocuk kitaplarına örnekler gösterdikten sonra, görseller ile metin arasındaki ilişkiden teknik olarak bahsetti. Sonraki aşamada üç ayrı grup halinde çeşitli başlıklar seçerek kurmaca taslakları oluşturup aramızda tartıştık ve yeniden hepimiz bir araya gelerek birbirimizin ürettiklerini toplu halde yorumlayıp nasıl ilerleyebileceğimizi planlamaya çalıştık. Sassa, atölyenin sonuna doğru, İsveç’in Türkiye’ye kıyasla attığı büyük adımlara rağmen, aslında hâlâ sadece feminist mücadelenin değil, her türlü ayrımcılığa karşı mücadelenin nasıl kaçınılmaz şekilde sürdüğü üzerine bir konuşma yaptı. Sonunda ise aslında dünyanın her yerinde “sınırları aşmak” tahayyülüyle, hep birlikte üretmemiz gereğini vurgulayışına tanıklık etmek hakikaten farklı açılardan anlamlı ve etkileyiciydi.

“Grafik Roman” atölyeleriyse “çizgi roman / grafik roman” ve “cinsiyetsiz karakter yaratımı” gibi ayrı fikirlerin Karolina Bang önderliğinde bir araya gelmesiyle yapılandırıldı. Nihayetinde ilk oturumda feminist karakterlerin, ikinci oturumda ise queer karakterlerin üretileceği, dileyenlerin çizerek, dileyenlerinse metinleriyle karakter ve öykülerini kurgulayacakları, tamamen katılımcıların yaratıcılığıyla şekillenen bir atölye yapısı ortaya çıktı. Atölyelerin gerçekleşeceği günlerin (perşembe ve cuma) öncesinde, grafik roman üzerine ayrıca düzenlediğimiz panelde, Karolina Bang hem kendi sanat deneyimlerini hem İsveç’teki grafik roman sanatçıları hakkındaki bilgileri paylaştı. İsveç’teki feminist kadın çizerlerin ürettikleri eserleri, sadece kurmaca değil aynı zamanda çeşitli kurgu-dışı eserlerde, self-help gibi farklı türde kitaplarda kullandıkları görselleri, katıldıkları sergileri anlattı. Ardından Buket Akgün, erkek çocuklar için üretilen Japon mangalarındaki kadın karakterlerden bahsetti. Birkaç gün önce çocuk edebiyatı tartışmasında kız ve oğlan çocukları için ayrı ayrı üretilen eserlere değinip, cinsiyet normlarının yeniden üretildiği örneklerin eleştirisini yaparken, aslında bu oturumda görsellerin toplumsal cinsiyeti nasıl yeniden üretmeye hizmet ettiği meselesini de tartışmaya açmış olduk.

Grafik roman atölyelerinin ikinci gününde ise Ramize Erer ve Meral Onat’ın deneyimlerini paylaştığı bir sohbetle çalışmaların başladığını son olarak eklemeliyim. Mizahın erkek dünyasında genç kadınlar olarak başlayan kariyerlerini Gırgır günlerinden bugüne aktaran çizerler, Karolina Bang’ın İsveçli feminist çizerleriyle irtibata geçme arzularını dile getirdiler. İki farklı ülke ortaklığında yapılan festival kapsamındaki atölyeler, aslında karşılaşmalar, birlikte düşünmeler ve yeni işbirliği olasılıklarına kapı açmasıyla coşkumuzu perçinleyen etkinlikler oldu, diyebilirim herhalde özetle.

‘Yazıyı bahara, çeşitliliğe, renklere davet ediyoruz’

Bu buluşma gösterdi ki “kadınlık” ya da “cinsiyet politikaları” ya da “kadın temsili” ya da “cinsiyetsizlik” üzerine kafa yoran kalabalık bir “ekibiz”. Birlikte düşünmek, birlikte öğrenmek, birlikte üretmek ve birlikte güçlenmek… Bu hal sizlere neler hissettirdi?

Sevcan Tiftik: Bu birliktelik bizim için festival öncesinde başlayan bir süreç. Birbirimizden pek çok şey öğrendiğimiz, hiyerarşinin olmadığı, bir arada olma ve üretmenin getirdiği sağaltıcı etkiyle yola koyulduk. Festival hazırlıkları içerisindeyken bu sağaltıcı etki bizi dost kıldı sanıyorum, ki Seval hoca festival açılış konuşmasında bu süreçte proje etrafında bir araya gelip salt çalışanlar olmadığımızı, dost olduğumuzu belirtmişti. Kesişmeler elbette var fakat her birimizin çalışma ve ilgi alanları, fikirleri bambaşka seyirdeyken orta noktalarda buluşmak hiç zor olmadı. Festivalde ise S grubuyla başlayan ekibin ne kadar genişleyebildiğini ve S grubu enerjisinin kimlere hatta nerelere yayılabileceğini gördük. (Başlarda düzenleme ekibindeki herkesin adı “s” ile başlıyordu, S grubu adı buradan geliyor. Hatta 8S voltranı olarak adlandırılmamız da mevcut)

Ayrıca oturumlarda ve özellikle oturum sonrasındaki soru-cevaplarla forumlarda orada olan herkes birbirinin deneyimiyle, fikirleriyle temas etti. Bu temaslar salonla sınırlı kalmadı. Festival yeni dostlukların başlamasına vesile oldu, aynı zamanda pek çok fikrin çarpışmasına. Bu tam da deneyimler, sorular kadar yanıtların, seslerin de çeşitliliğini gözler önüne serdi. İşte bu çokluklar tam da festival hazırlığında ve festivalde sık sık vurgulanan kadınlığın nasıl bir yelpazede olduğunu gösteriyor: her daim mücadelesini verdiğimiz, normlara hapsedilmeye çalışılan, kategorilerden taşan kadınlık.

Sorunuzdaki tüm bu birlikteliklerde yazının etkisi de yadsınamaz tabii. Yazı bizi bir araya getiren ve yazının, yazmanın tesiriyle metinlerin etrafındaki hareler genişledi. Bunu ifade ederken aklıma ağacı bahara cesaretlendiren kadınların ritüel anındaki fotoğrafı geliyor. Sanırım bu birliktelikle birbirimizi cesaretlendirdiğimiz, güçlendirdiğimiz kadar yazıyı da bahara, çeşitliliğe, renklere davet ediyoruz. Kısacası 8 Mart’ın hemen akabinde “kADIN YAZIsı”nı bahara cesaretlendirdiğimizi umuyorum.

Son olarak Kadın Yazısı önümüzdeki yıllarda da sürecek mi?

Sevdagül Kasap: Festival boyunca ve sonrasında en sık duyduğumuz sorulardan biri oldu bu. Böyle bir sorunun varlığı bile Kadın Yazısı’nın sürmesi için yeterli bir sebep sanırım. Öyle ki devamının gelmesi gerektiğine inandığımız bir hisle sona erdi festival. Hazırlık sürecinden bu yana yakaladığımız harika enerji ve bir aradalık sonrası için umut veriyor. Bunun için şimdiden çalışmaya hazırız. Kadın Yazısı’nın önümüzdeki yıllarda başka ülkelerle kurulacak ortaklıklarla süregelen bir festival olması, bizim de en büyük dileğimiz.