arşiv

yazılar buna göre etiketlendi; ‘AVM’

Kurdeleyi erkekler kesti: ‘Dünyanın kadınlara özel ilk AVM’si’

Cuma, 11 May 2018 yorum yok

Dünyanın ilk kadın temalı AVM’si olduğu belirtilen Zeruj Port Zeytinburnu’nda açıldı. AVM’nin açılışında erkeklerin daha fazla olması dikkat çekti.

Açılışta konuşan AVM’nin yönetim kurulu başkanı Zehra Özkaymaz, “Bizlere inanıp, güvenip, 5 yıldır evlerinde küçük çapta üretim yaparak başladıkları bu yola çıkan kadın girişimciler olan sevgili arkadaşlarıma ve mağaza sahiplerine teşekkür ediyorum” dedi.

‘ERKEKLER DE GİREBİLİR’

AVM’nin Ortadoğu’nun göz bebeği olacağını iddia eden Özkaymaz, “Sosyal medyada bazı söylemler çıktı ‘İçeriye erkekler giremiyor mu acaba’ diye. Hayır, içeriye herkes davetli. Çoluk çocuk ailece keyifle vakit geçirebileceğiniz bir ortam kurguladık” diye konuştu.

Açılış konuşmasının ardından Kur’an-ı Kerim okundu ve kurdele kesildi. Açılışa gelenler daha sonra kadın mağazalarını içeren AVM’yi gezdi. Muhafazakar kadın modasını yansıtacağı kaydedilen AVM’de 126 mağaza yer alıyor. Mağazada 5 vakit ezan okunacak.

Çiçeklere değil yapraklara bakın!

Pazar, 06 May 2018 yorum yok

Çiçekli zamanlardayız. Çiçeklere bakınca ne görüyorsunuz? Geleneksel toplumlar onlarda tinsellik görüyor, kutsal olanı keşfediyordu. Çiçeklere doğrudan, doğanın içkin değerinin bir yansıması, doğanın doğurganlığı olarak bakmamız oldukça yenidir. Ama sırf alışkanlıktan, hâlâ çiçekleri altta yatan hakikatin yüzeydeki işaretleri olarak algılıyoruz. Hakikati doğrudan göremeyeceğimize göre örtüsünde hakikatin güzelliğini keşfediyoruz. Bize hakikatin “bir” olduğunu söylediler, dolayısıyla doğanın çokluğunda “bir”i keşfediyoruz. Ve bu öyle bir “bir” ki, tüm çokluğu yutuyor ve sadece “bir” kalıyor geriye. Çokluğu yanılsama ve doğayı da hakikati bizden saklayan bir örtü olarak düşünüyoruz. Aşkın hakikat arayışı, yeryüzünden vazgeçişin başlangıcıdır.

Çiçeklerde kutsal hakikati keşfetmek, nesneleri kutsalın tezahürü olarak görmek oldukça eskidir. İlk insanlar da mutlaka kutsalın tezahür ettiğine inandıkları kayaları, taşları, ağaçları sık sık ziyaret etmişlerdir. Ve doğanın görüngülerine aşkın hakikatin dışavurumları olarak bakmak tek tanrılı dinlerde de sürdü. Hıristiyanlar, Türkçede çarkıfelek çiçeği olarak bilinen, İngilizlerin “passion flower” dedikleri çiçekte ölümü görüyorlar mesela, İsa’nın ölümünü. Çiçeğin üç adet erciği (erkeklik organı) çarmıhtaki İsa’nın çivi yaralarını ya da Teslis’i, yani Baba, Oğul ve Kutsal Ruhun üçlü birliğini temsil ediyor. On adet taç yaprağının oluşturduğu çember ise İsa’nın başına takılan dikenden tacı ya da İsa’ya bağlı olan on havariyi. Yaprakları ise İsa’yı yaralayan mızraktır. Ve çarkıfelek çiçeğinin üç günlük ömrü de İsa’nın mezarda kaldığı üç günü hatırlatıyor.

Doğanın doğurganlığı olan çiçek ölümü simgelediğinde, doğa ve doğanın çokluğu da ölüme yazgılı, gelip geçici, aldatıcı, dolayısıyla aldanmamamız gereken bir görüngüye dönüşmüştür. Örtünün altında hakikat saklı. Ve yaşarken yeryüzünü değil, çokluğun altındaki değişmeyen hakikati, hakikatin bize vaad ettiği öte dünyayı, yani ölümü özlüyoruz. Yaşarken ölümü özleyenler olsa olsa yaşayan ölülerdir. Gerçi geleneksel toplumlar hakikatin örtüsüne özenle yaklaşıyor, kutsalı inciltmemeye çalışıyorlardı ama kapitalizm öyle mi? Yeryüzünü yıkma projesidir. Ve kapitalizm yeryüzünü yaşayan ölülerin mekânına çevirmiştir. Yeryüzünü yadsıyan, yadsımakla kalmayan, tüm enerjisini yeryüzünün yıkımından alan kapitalizm insanları beton lahitlere kapatmış, doğanın çokluğunu yok ederken metaları çoğaltmıştır. Metaların çokluğu doğanın yıkımı demektir. Doğanın türleri yok olurken, ambalajları içinde meta türleri ve atıklar kaplıyor her yeri. Ve çokluktan anladığımız, beton tapınaklardaki, AVM’lerdeki şık ambalajlarının içindeki metalardır. Metalara tapınıyoruz ve tıpkı eski Mısırlılar gibi ölüm yolculuğunda bize eşlik etsin diye lahitlerimizi metalarla dolduruyoruz.

Sırf tüketen ve tükettikçe doğanın yıkımına katılan yığınlar sonuçta ölümü arzulayan, ölümü bulaştıran zombilerdir. Kapitalizm yaratıcıdır, yıkarak yaratıyor ve bugün de zombileri yaratmıştır. Popüler kültürü zombilerin işgal etmesi, popüler olanın zombileşmesinden kaynaklanıyor. Popüler olan sadece ve sadece tüketmeye odaklanmıştır. Ve popüler olan doğanın içkin kalıcılığı yerine gelip geçiciliği, gösteriyi yüceltiyor. Kıyametten önceki son günleri yaşıyoruz sanki, gelecekleri olmayan insanların her şeyi, birbirlerini bile tükettikleri çılgın bir gösteri. Kapitalizm kıyametten önceki son gündür. Günü yaşayan, hazların peşinden koşan, yeryüzünü tüketenlerin zamanı. Topyekûn yıkım öncesi son çıkıştayız; bir an önce kapitalist otoyoldan ayrılmalı, ara yollara sapmalı, doğayla, yaşamla buluşmalıyız. Unutmadan, doğa hiçbir şeyin örtüsü değildir, tüm çeşitliliğiyle yaşamın ta kendisi. Hakikat uğruna doğanın örtüsünü kazıdığınızda altından sadece ölüm çıkıyor.

Çiçekli zamanlardayız. Devletin park ve bahçesindeki çiçekler nedense pop starları hatırlatıyor bana ya da ölümü. Gözlerimiz çiçeklere takılıyor ama yaprakları göremiyoruz, tıpkı sıradan insanların öykülerini göz ardı ederken starların hayatlarını göklere çıkarmamız gibi. Çiçek fotoğrafı paylaşanlar magazin izleyicilerine benziyor. Yaprakları paylaşmıyorlar, çünkü yapraklar, gün ışığında su ve karbondioksitten organik madde ve oksijen üreten emekçilerdir, yeryüzünün emekçileri. Yaşam, inorganik ile organik madde arasındaki bitimsiz geçişlerdir ve emekle yaratılır. Hakikati mi arıyorsunuz? Çiçeklere değil, yapraklara bakın!

Categories: Genel Tags: , ,

Değiştik tuhaflaştık kötüleştik

Çarşamba, 02 May 2018 yorum yok

KADİR İNCESU

Müzik eleştirmeni Naim Dilmener’in ilk romanı Obsesyon, Doğan Kitap tarafından yayımlandı. Dilmener ilk romanında ‘… bütün dünyayı bir kenara bırakmış’ tutkulu bir plak koleksiyoncusunu anlatıyor.

»Obsesyon, sahaf Erman’ın deyişiyle, “Karısını kızını üç beş plak için sokağa atan Selami Bey”in romanı gibi gözükse de; anlatılan, dile getirilen, dikkat çekilen, dokundurulan, vurgulanan, düşündürülen, hissettirilen şeyler hiç de yabancı değil. Müzik eleştirmeni Naim Dilmener’i bu romanı yazmaya yönelten düşünce ne oldu?
Giderek değişen hayatımız, giderek farklılaşan toplum ve memleket üstüne bir roman yazmak istiyordum. Çıkış noktam ne koleksiyondur, ne de koleksiyoncu. İlk taslaklarda başka türlü yazıldı kitap; Selami dev rezidansların, AVM’lerin şantiyelerinde çalışan bir inşaat mühendisiydi. Ama akamadı roman. Ya da ben beceremedim. İyi bildiğim bir alana geçeyim dedim ve meslek değiştirdim. Selami koleksiyoncu oldu, ben rahatladım. Demek istediğim, derdim başka bir şeydi; değişen memleketi anlatmak istiyordum.

»Romanda Selami haliyle ön planda. Ancak ulaşım, çarpık kentleşme, insan ilişkileri, beslenme, AVM’ler, entrikalar, sosyal-siyasal olaylar da dikkat çekiyor.
Evet işte. Böyle oldu(k). Değiştik. Tuhaflaştık. Kötüleştik. Niye böyle olduğumuzun cevabı beni de, romanı da aşar. Selami’yi haydi haydi aşar. Onu sosyologlar, psikologlar anlatacak bize bir zaman sonra. Benim yaptığım, bir yıllık -haydi biraz obsesif olayım; 4 mevsim-12 ay-52 haftalık- bir zaman diliminin fotoğrafını çekmek oldu. Eylül 2013’te başlıyor kitap, Ağustos 2014’te sona eriyor.

»Selami, sanki daha iyi olmak için fazla çabalamasa da yaşadıkları/yaşananlar buna zaten pek imkân vermezmiş gibi…
Yok, yok. Pek hafifletici sebebi yok aslında. Bildiğimiz kötü bir insan o. Bencil biri. Böylelerinden kimseye hayır gelmez. Kendilerine bile. Ama tabii şu var. Memleket/toplum baş aşağı gitmiyor olsaydı, pekala aramızda yaşayıp gidebilirdi; göstermeden, çaktırmadan. Ama işte, toplumun bütününde sigortalar atarken, Selami gibileri en hızlı şekilde elektrik (ya da gaz) kaçırmaya başlıyor.

»Siz de sıkı bir koleksiyonersiniz. Kahramanınızın koleksiyoner olması kurgusal anlamda size kolaylık sağladı mı?
Çok. Kolaylık bir yana uçmamı sağladı. Hem rahat rahat yazdım, hem de isimlerle oynarken, olmayan plakları kurgularken çok eğlendim.

»Sonuçta Obsesyon bir roman. Roman kahramanını yazarıyla kıyaslamak, karşılaştırmak ne kadar doğru olur ki… Fakat romanı yazan da, kahramanı da koleksiyoner olunca durum değişiyor.
Ben kendimce, benimle arasında uçurum olan birini yazdım. Daha doğrusu kurguladım. Bir tek Selami değil; kitaptaki hiç kimse, gerçek hayattan birileri değil. Kitap bir kurgu, hem de boydan boya. Ne böyle insanlar var, ne de böyle plaklar. Ama memleketin hali gerçek. O da elbette kurgu da, olup bitenler nispeten sızdı kitabın içine.

»Selami’ye aklında olmayan şeyleri yaptıran “… bir tek bende olsun düşüncesi” midir?
Bu dediğiniz koleksiyoncuyu tetikleyen en mühim şeydir. Ama bir tek bu değil. Herif aşık; Sezenak’a sırılsıklam aşık.

degistik-tuhaflastik-kotulestik-457835-1.»“Koleksiyon takıntıdır” diyen birisine, “Öldün mü mallar Kemal’e geçiyor,” sözü neler düşündürüyor?
Böyledir ama. Bir koleksiyoncu olarak bunu çoktan kabul ettim. Ne yapalım; hayat böyle. Kişisel koleksiyonlarımızın bizim için ifade ettikleri, herkes için aynı olmayabilir.

»Hayatın kendisine yamuk yaptığını düşünen Selami için her şey daha iyi olabilir miydi?
Zor. Böylelerine “İmkansız İnsan” da diyebiliriz. Herkesle didişirler ama onlar bilmiyor da olsa biz biliyoruz; asıl dertleri kendileriyledir. Kendi kendilerinden nefret ederler ama bunu bilmez ve bu nefreti sürekli olarak başkalarına yansıtırlar.

»Son dönemde plaklara olan ilgi üst düzeyde… En azından benim gördüğüm durum bu… Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dijitaldeki ses tertemizdir, pırıl pırıldır, pürüzsüzdür. İlk yıllarda çok iyi geldi bize. Ama daha sonra bu tür bir ses, gerçekliğini yitirdi çoğu insan için. Hatasıyla, sevabıyla gerçek olan sesi arar olduk. Ana sebep budur. Biraz da koleksiyon tutkusu tabii. Biraz da hava basma niyeti. İnsanlar tuhaftır; “Ben LP dinliyorum,” demeyi, marifet ya da şişinme sebebi sananlar var.

»Sizin şu sıralar peşinde olduğunuz bir plak var mı?
Ajda Pekkan’ın Arapça plağı. Büyük bir tutkuyla arıyorum; en az Selo kadar büyük bir tutkuyla 🙂

»Hafif Türkçe Pop Tarihi’nin ikinci cildinin yazım çalışmaları ne durumda?
Fena gitmiyor. Obsesyon nedeniyle geri plana atmıştım ama şimdi ona yüklendim. Eli kulağında diyemem ama çok da geciktirmeyeceğim.

Categories: Genel Tags: , , , , , , ,

TGS, 1 Mayıs’ta 4 ilde meydanlarda

Salı, 01 May 2018 yorum yok

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) 1 Mayıs İşçi Bayramı’nda 4 ilde meydanlara çıkıyor. Medya çalışanları Gazeteciler Sendikası ile yürüyerek daha yüksek maaş, insanca çalışma koşulları ve tutuklu meslektaşlarının serbest bırakılması gibi taleplerini dile getirecek.

Kutlamaların İstanbul’daki adresi Maltepe miting alanı. Türkiye Gazeteciler Sendikası saat 10’da Mecidiyeköy Cevahir AVM önünden otobüs kaldıracak, TGS korteji 11’de Kartal Cevizli durağında oluşturulacak. Ankara Hipodrom ve İzmir Alsancak İGC önündeki buluşmaların saati 12.

DİYARBAKIR’DA BİR İLK

Sendika bu yıl Diyarbakır’da ilk kez kortej oluşturarak 1 Mayıs’a katılacak. Geçen yıl kentte bir ofis açarak bölge illerindeki faaliyetini arttıran TGS’nin Diyarbakır Temsilcisi Mahmut Oral hazırlıklarla ilgili şunları söyledi: “Gazetecilerin örgütü olarak bu yıl Diyarbakır’da da 1 Mayıs alanında olacağız. Daha önceki yıllarda emekçi arkadaşlarımızın mitinglerini haberci olarak izliyorduk. Gönlümüzden yürüyüş içinde olmak geçse de, 1 Mayıs’ı sadece haber yapmak için takip ediyorduk. Bu yıl Diyarbakır’da ilk kez Sendika pankartı ile yürüyeceğiz. Taleplerimizi dile getireceğiz. Bizim için tarihi bir gün olacak. Bu nedenle 1 Mayıs mitingine katılma olanağı bulunan basın mensubu arkadaşlarımızı saat 12’de Ayhan Durağı’na bekliyoruz. İki dilde tek bir mesajımız olacak: #GazetecilikSuçDeğildir ve #RojnamevanîNeSûce.

#1Mayıs